7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin Galibi AKP Olacak

2 Haziran itibariyla, Haziran 2015 Genel Seçimlerine bir haftadan az bir süre kaldı. Çeşitli kamuoyu yoklamaları, AKP’nin oy kaybına uğrayacağı işaretini veriyor. Fakat AKP, gerçekte oy yitirse dahi, iktidarı kaybedecek mi? Daha doğrusu iktidarı kaybetmeyi göze alabilir mi? AKP ve Tayyip Erdoğan’ın, hükümet oldukları 2002 yılından bu yana uyguladıkları TC’yi dönüştürücü ve rejimi yıkıcı politikaları gözönüne alınırsa, bu sorunun yanıtı HAYIR’dır.

Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP’nin tüm icraatları, bildiğimiz laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp, yerine İslam dinine dayanan ve tüm gücün bir tek egemenin yani Erdoğan’ın elinde toplandığı bir otokrasi kurmak üzerine olmuştur. Tayyip’in ve AKP’nin yaptıklarını, bu blogda çeşitli defalar dile getirdik. Tayyip ve AKP, bütün bu icraatlarla, idam cezasını gerektiren vatana hıyanet ve Türk Ulusuna açıkça düşmanlık suçlarını işlemiştir. Bunun dışında Suriye’deki IŞİD katillerine ve Libya’daki radikal islamcı guruplara silah, para ve lojistik destek vererek, küresel çapta terörü destekleyen bir konuma düşmüştür. AKP’nin iktidardan uzaklaşması, Tayyip Erdoğan ve AKP liderliği ve bürokrasininin, adalet karşısına çıkmaları ve Türkiye’ye ve insanlığa karşı işledikleri suçlar için hesap vermeleri demek olacaktır. Bu yüzden, 2015 Haziran seçimlerinde AKP, oyu ne olursa olsun iktidarı terketmeyecektir.

Bu nedenle, 2015 genel seçimlerinin bir ferahlama ve kurtuluş getirmesini beklemek safdillik olacaktır. AKP’nin iktidardan sökülüp atılması, ancak süngü ve halkın güç kullanması yoluyla olasıdır. İnsanlık tarihinde diktatoryalar ve zorba rejimler, hiçbir zaman demokratik seçimlerle ve kendi rızalarıyla iktidarı teslim etmemişlerdir. 2015 Türkiyesi de bir istisna olmayacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri İhanet İçinde

Tayyip Erdoğan idaresindeki AKP terör teşkilatının iktidara geldiği 2002 yılından beri hedefi, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp yerine, dini esaslara dayalı, Kürtlere özerklik tanıyan bir federasyon kurmak. AKP bu hedefine ulaşmak için CIA kontrolündeki Fethullah Hoca Cemaati, PKK, şeriatçı örgütler, cihatçı teröristler ve Türkiye’nin düşmanı olan çeşitli iç ve dış mihraklarla işbirliği içinde çalıştı ve çalışmakta. Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamakla yükümlü Türk Silahlı Kuvvetleri ise, bu vahim durum karşısında tepkisiz ve suskun. Cumhuriyet rejimini ortadan kaldırmak, Türk vatanını bölmek ve Türk Milleti’nin egemenliğinin yerine bir diktatörün egemenliğini koymak isteyen AKP’ye karşı TSK’nin kayıtsızlığı, kanunen bir suç ve Türk tarihinin yazdığı en büyük ihanettir.

AKP, ulusal ve üniter Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırıp, çokuluslu bir federasyon kurmayı, laik sistemi değiştirip İslam şeriatına dayalı bir hilafeti yeniden diriltmeyi hedeflediğini, iktidara geldiği 2002 yılından beri başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere liderlik kadrosunun beyanatları ve icraatları ile açık ve seçik olarak gösterdi. AKP’nin söylemleri ve izlediği politikalar, 2030 Türkiye Master Planı’nın icrasıdır. Bu plan kaba hatları ile,

  1. Atatürk Devrimleri’ni kaldırıp toplumu İslamileştirmek,
  2. Türkiye’de cumhuriyet rejimine son verip devlet idaresini İslami esaslara dayandırmak,
  3. Kurucu unsur olan Türk milletinin adını Anayasa’dan ve devlet yapısından silerek Türkiye’yi çokuluslu bir Anadolu federasyonuna dönüştürmek,
  4. Parlamenter-demokratik sisteme son verip, yasama-yürütme-yargı erklerini Tayyip Erdoğan’ın elinde toplayarak dikta idaresi kurmak

üzerine odaklanmıştır. Tayyip Erdoğan’ın kendi ağzından belirttiği gibi AKP demokrasiyi, gidilecek hedefe, yani dinsel diktatoryaya varıncaya kadar binilecek bir araç olarak kullanmıştır. Demokratik yollardan iktidara gelip demokrasiyi ilga etmek, anayasal bir suçtur. AKP bu hedefe ulaşmadaki tüm iç engelleri, yargı, emniyet, medya, sivil toplum örgütleri ve muhalefeti etkisiz hale getirmiştir. Bu durumda, AKP’ye karşı durabilecek tek güç, TSK’dır. Fakat TSK, anayasayı ve TC rejimini koruma sorumluluğu karşısında kayıtsız ve hareketsiz durmaktadır.

AKP, karşıdevrim programını yürütürken kendisine karşı gelebilecek laik, cumhuriyetçi ve ulusalcı aydın, yazar, akademisyen, asker, toplumsal ve siyasal aktörleri Fethullah Cemaati’nin yargı ve emniyetteki örgütlenmesi eliyle düzmece siyasal davalarla hapse attırdı. TSK’yi bu kumpas kampanyasında en önemli hedef haline getiren AKP ve Cemaat, Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk sözde davalarıyla üst düzey kurmay kademesinin üçte birini safdışı bıraktı. Yıllarca zindanlara kapatılan yüzlerce üst düzey askerin bir kısmı bu işkencelere dayanamayarak yaşamını kaybetti veya intihar etti; düzmece Balyoz planı bahanesiyle Trakya’da yapılacak bir savaşın gazetelerde ifşa edilen planlarını değerlendiren Yunanistan, bütün savunma planlarını buna uygun olarak değiştirdi; AKP ve Cemaat savcıları Bülent Arınç’a sözde suikast iddiasıyla TSK’nin kozmik odasına girerek ordunun ultra gizli savaş-savunma planlarını kaçırdı ve yabancı istihbarat örgütlerine servis ettiler; AKP sözde Çözüm Süreci bahanesiyle TSK’nin PKK’ya karşı harekat kabiliyetini kısıtladı ve Güneydoğu’da askeri kışlasına hapsedip PKK’nın bölgeyi fiilen kontrol altına almasını sağladı. 2015 Mart itibarıyla TSK, Güneydoğu’da PKK’nın kendi mahkemelerini kurmasına, vergi toplamasına, gençleri dağa kaldırmasına, ve kaymakam-vali atamasına ve böylece devlet hakimiyetini fiilen ortandan kaldırmasına sesini çıkarmıyor. Güneydoğu’daki TC polisi karakoluna ve TSK da kışlasına hapsolmuş durumdayken, çarşı iznine çıkan askerlerimiz enselerinden kurşunlanarak şehit edilirken, Türk vatanını korumak ve kollamak için güya yemin eden TSK tamamen sessiz ve tepkisiz.

Hile ve desise ile cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan, ailesi ve yandaşları ile tüm ülkeyi ve kaynaklarını yağmalamakta. AKP’nin el atmadığı toprak parçası, özelleştirmediği devlet kuruluşu, satmadığı emlak, yağmalamadığı milli servet kalmamış… Bunların yanında Erdoğan, yasama-yürütme-yargıyı kendinde toplanmış, devleti şeriat temelli bir yapıya dönüştürmekte, PKK ile federasyon pazarlıkları yaparak TC’nin üniter devlet yapısını yok etmekte. Milli Bayramlarımızı kutlamak yasaklanmış, andımız yasaklanmış. Milli Eğitim’i işgal eden şeriatçı kadrolar, Türk milli eğitimini yokederek gerici ve yobaz bir sistemle değiştirmekte, üniversiteden anaokullarına kadar gençliğimizin beynini yıkamakta ve geleceğin terörist-intihar bombacısı ordusuna milyonlarca eleman yetiştirmekte… Yine bütün bu olanlar karşısında TSK umursamaz bir tavır sergilemekte.

AKP işlediği bu anayasal suçlara karşı kendisini sağlama almak için, TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” ifadesini, “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirdi.

Ayrıca, 2010 yılında Milli Güvenlik Siyaset Belgesi olarak adlandırılan Kırmızı Kitap’taki tehditler arasında sayılan “irtica”yı bu kitaptan, yani ulusal tehdit sıralamasından çıkardı. Bu değişikliklerle AKP, TSK’nin görev ve sorumluluğunu sadece dıştan gelen tehditlerle sınırlayıp, aynen kendinin yaptığı gibi dinci ideolojiye dayanan bir iç düşmanın Türkiye’de hükümeti, yargıyı ve tüm devleti ele geçirip rejimi değişikliğiyle Cumhuriyeti içeriden imha etmesi tehdidine karşı TSK’yı yetkisiz bırakmak amacı güttü. Bütün bunlar karşısında başta komuta kademesini oluşturan Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hulusi Akar, Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Bülent Bostanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Akın Öztürk ve Jandarma Genel Komutanı Org. Abdullah Atay olmak üzere TSK’dan AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a hiçbir itiraz veya muhalefet gelmedi.

Bunların dışında, Yunanistan’ın Ege Denizi’nde Türkiye’ye ait 16 adet adacık ve kayalığı işgal etmesine karşı TSK bir tutum sergilemedi. Aynı şekilde, Türkiye’nin yurtdışındaki tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden çekilmesi de TSK tarafından bizzat icra edildi. Bu fiili toprak kayıpları da, TSK’nin komuta kademesinin Türk vatanının korunması görev ve yükümlülüklerini ihmal etmesinin en vahim örneklerindendir.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin rejiminin AKP tarafından değiştirilmek istenmesi, devlet hakimiyetinin Güneydoğu’da fiilen son bulmuş olması, Anayasa’nın değişmez ilkelerinin kaldırılarak Türk ulus devletine son verme çabaları, ülkenin ekonomik varlıklarının daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yağmalanması, tevhidi tedrisata son verilip milli eğitimin yok edilmesi ve yerine dini eğitimin getirilmesi ve IŞİD, Nusra Cephesi gibi İslami terör örgütlerine destek verilmesi, Türkiye’nin çok ağır bir tehdit altında olduğunun açık kanıtlarıdır. Geçen seçimlerde görüldüğü üzere, AKP iktidarda kalmak için her türlü seçim hilesi ve oyununa başvurmakta ve emrindeki Yüksek Seçim Kurulu ve hileli elektronik oy sayma sistemi vasıtasıyla seçim sonuçlarını kendi lehine döndürmektedir. AKP iktidarının seçimle gönderilmesi ve hesap sorulması ihtimal dışı olduğu açıktır. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel de, AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan’a açıkça destek olarak hıyanete fiilen dahil olmuştur. Yüce Atatürk’ün dediği gibi, bu durum ve şartlar altında TSK, yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınamaz. Kaçınırsa, ihanete ortak olur; ve bu işin hesabını başta komuta kademesinden olmak üzere, Türk Milleti’ne tarih önünde vermek zorunda kalır.

Link

Ali Eralp: KAHROLSUN DEMOKRASİ…

Ali Eralp: KAHROLSUN DEMOKRASİ…

En büyük terörist AKP’dir.

Hem de uluslararası terörist. Kavgalı olmadığı tek komşumuz kalmamıştır. ÖSO katillerinin ve El Kaide’nin en yakın dostudur. Libya’da Kaddafi’yi devirmiştir, şimdi de Mısır’ın iç işlerine karışmaktadır.

Zorbalık onda. Baskı onda. Korkutma onda. Haksızlık, hukuksuzluk onda, talan onda…

Sivas Katliamında görev alan tüm avukatlar bugün AKP’den milletvekili.

Malzemeden çalarak, çürük binalar yapıp, 17 Ağustos depreminde, binlerce yurttaşımızın ölümüne neden olan müteahhitler hâlâ belediye başkanlığı görevini yürütmekte…

Deniz Feneri hâlâ belirsizliğini koruyor. Adam gibi soruşturma, inceleme yapıp, gerçekleri ortaya dökmek isteyen savcılar görevden alındı.

Deniz Feneri vurguncuları serbest şimdi… Özgür…

APO, mapo, Feto el üstünde, komutanlar içeride. Müebbet…

Suç ve cinayet uzmanı “Osman’ım” beraat…

Adam, salıverileceğinden o kadar emindi ki karardan dört ay önce eşi, 21 yıllık evine bırakmış, bir başka mekâna göç etmişti… Şimdi bir villada oturduğu söyleniyor…

Eline ömrü boyunca kâğıttan, kalemden başka bir şey almamış yazarlar, gazeteciler dört duvar arasında. Yıllarca en üst düzey devlet adamları ile birlikte düşünce alışverişinde bulunup, vatanın her bölgesinde, vatanı için görev yapan

Genelkurmay Başkanı müebbet hapse mahkûm…

Milletvekilleri tutsak…

Oysa savcıların “Osman’ın”, yargıçların “Osman Bey” diye hitap ettiği kişi, Atatürk’e “İngiliz Piçi” diyen caninin ta kendisidir.

Öz yeğenini satarak fuhuşa teşvik eden ve bundan dolayı 2 yıl, 6 ay hapis cezasına çarptırılan bu cinayet makinesi, suç işlemeye çok erken yaşlarda başlamış. 1982’de 12 cinayete karıştığını, yaşı küçük olduğu için yargılanmadığını, 1989’da cinayet suçundan 4 yıl hapis yattığını duruşmalarda kendisi söylemiş…

Kanıtlanan Danıştay saldırısı, Cumhuriyet gazetesini bombalama gibi eylemler de işin cabası…

Şimdi elini kolunu sallayarak gezmekte, turistik sahillerde tatil yapmaktadır…

Ama liseyi birincilikle, Kara Harp okulunu dördüncülükle bitiren Mehmet Ali Çelebi ise mahpus… Emniyette telefonuna 139 SEHVEN telefon numarası yüklenmesiyle tam 33 ay tutuklu kaldı. Sonradan suçsuzluğu anlaşılınca serbest bırakıldı.

Aradan geçen zaman zarfında hiçbir değişiklik olmamasına karşın, yeniden tutuklanıp dört duvar arasına kondu.

Cezası 16,5 yıl…

AKP’nin haksızlıklarını, hukuksuzluklarını anlatmaya kitaplar yetmez.

Başbakan, İçişleri Bakanı, bir yandan “Statlarda siyasi slogan attırmam” diye yırtınırken, bir yandan da kendi milletvekilleri Mursi resimli giysilerle tribünlerde boy gösterip, 4 parmak işareti yapıyorlar, yaptırıyorlar. Onlara karışan yok…

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu…

Şimdi de “Mısır’la dayanışma” bahanesi altında Esenler, Dörtyol Meydanının adını RABİA olarak değiştirmeye, bazı mekânlara da MURSİ adını koymaya kalkıyorlar… Suçtan da öte bu, Cumhuriyete, laikliğe, Kemalist düzene karşı bir kalkışmadır, bir isyandır, başkaldırmadır…

İHANETTİR…

Elbette vakti saati geldiğinde Hesabı sorulur…

Birkaç gün önce de KATO Dağında, PKK paçavraları ve APO posterleri ile eşkıyalar, PKK’nın ilk silahlı eyleme başladığı gün olan 15 Ağustos 1984’ün yıldönümünü kutladılar… Büyük bir özgürlük ve serbestlik içerisinde… Rahatsız eden yoktu.

Kimse onları demir çubuklarla, palalarla, budaklı odunlarla dövmüyordu… Basınçlı su, gaz sıkan da yoktu.

Kato dağında, Türkiye cumhuriyetine karşı silahlı mücadeleye başlamanın yıldönümünü kutlamak serbest, ama statta slogan atmak yasaktı…

Veee… Şu geldiğimiz noktaya bakın. Sonunda bu da oldu diyecek bir eylem daha yaşadık.

Cuma namazından sonra, Fatih Camisinde toplanan bir kısım şeriatçı çevre, Mısır olaylarını protesto etmek amacıyla bir toplantı yaptı. Ön saflara da çocukları dizdi. Çocukların ellerinde pankartlar:

“Kahrolsun demokrasi, geliyor hilafetin sesi…”

“Demokrasi eşittir, küfür sistemi…”

“Ne darbe, ne demokrasi…”

“Biz ümmetten ve hilafetten yanayız…”

Bir koruma ordusu eşliğinde, saf tutanların arasında Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da vardı… 11 yıllık mücadelenin sonunda “KAHROLSUN DEMOKROSİ” noktasına gelip dayandık…

Peki, nerede yapılıyor bu eylem? 1923 Devriminin gerçekleştirilip, laik düzenin kurulduğu, Hilafetin ve saltanatın kaldırıldığı Türkiye’de…

Ne diyorlar? “Egemenlik milletin değil Allah’ındır, milletin yerini din, ümmet alacak, demokrasinin yerini şeriat…”

Şeriatı getireceklermiş. Peki, hangi yüzyılda? 21. Yüzyılda. Ortaçağda değil.

Türkiye’nin bugünkü içinde bulunduğu ortam, Kurtuluş Savaşı yıllarından, hatta Osmanlının son dönemlerinden daha kötü, daha vahim bir ortamdır. Sevgili yurdumuz ABD ve yerli uşakları tarafından Ortaçağ karanlığına doğru son sürat götürülmektedir… Vatanımız fiilen bölünmüştür.

AKP, yüzde 30’u bile geçmeyen oyu ile yüzde 70’lik çoğunluk üzerinde tahakküm kurmaya, Cumhuriyet ve laik düzeni yok etmeye çalışmaktadır. Hedef, Federe İslam Cumhuriyetidir.

Ama onların unuttukları, hesaba katmadıkları bir kanun var: DEVRİM KANUNU…

DEVRİMİN KANUNU MEVCUT KANUNLARIN ÜSTÜNDEDİR…

Bir de zalimler ve zulüm karşısında direnme hakkı var. Haksızlığa direnmek tüm ulusların kabul ettiği evrensel bir haktır. Direnmek yaşamak demektir ve bu işbirlikçi iktidar karşısında direnmek, şimdi, Türk ulusunun da en doğal hakkı olmuştur.

Türk ulusu Kurtuluş Savaşında olduğu gibi günümüzde de bu karanlık gidişe, AKP’nin bu Ortaçağ yolculuğuna izin vermeyecektir.

Yasal, Anayasal, evrensel tüm direnme hakkını kullanarak bu çağdışı yürüyüşe “DUR” diyecektir…

İLK KURŞUN

 

http://www.ilk-kursun.com/haber/154920

AKP’nin 2030 Türkiye Master Planı – II

AKP 2030 Master Planı 1inci bölüm için buraya tıklayın: https://turkeyexposed.wordpress.com/tag/akp-2030-master-plani/

AKP’nin stratejik liderliğini oluşturan Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Bülent Arınç dörtlüsünün, CIA güdümlü Fetullah Gülen ile kotardığı Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgası ve üç bağımsız sektöre bölünmesini öngören master planın uygulanma süreci tüm hızıyla devam ediyor. Eski genelkurmay başkanı Işık Koşaner’in tutuklanması da bu planın muhalifleri yoketme başlığının küçük bir parçası sadece. Bu gibi tutuklamaların devam etmesi kaçınılmaz.

AKP’nin bütün devlet organlarını, yargıyı, akademik kurumları, meslek örgütlerini ve diğer sivil toplum örgütlerini ele geçirdikten sonra TSK’yi hedeflemesi beklenilen bir adımdı. TSK’nin tasfiyesi, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları ve MİT’e tamamen hakim olan CIA taşeronu Fetullah şebekesi tarafından Ergenekon, Balyoz vs. sözde operasyonları vasıtası ile yürütülmekte. 2009 Aralık ayında Bülent Arınç’a suikast iddiası ile Genelkurmay Başkanlığı’nın basılmış, TSK’nin harp ve savunma planlarının bulunduğu kozmik oda aramış, Fetullah casusluk şebekesine yakın duran yargı elemanları tarafından bu odadaki gizli planların kopyaları çıkartılmış ve yurtdışı kaynaklara iletilmiştir (aramayı yapan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimi Kadir Kayan, Fethullah Gülen’in terör örgütü kurmak ve yönetmekten yargılandığı davada beraat kararı vermişti.)

Işık Koşaner’in tutuklanması da muhaliflerin safdışı bırakılmasını hedeflemekle beraber, TSK’nin şimdiki komutanlığına ve diğer mensuplarına gözdağı verme ve ‘bize karşı olursanız sizi de sürüm sürüm süründürürüz’ mesajı vermeye yönelik bir hareket. TSK’nın hizaya gelmesi 2030 Master Planı için hayati önemde çünkü bu noktadan itibaren AKP ve Cemaat’in Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgası (ortadan kaldırılması) girişiminin önünü kesebilecek hiçbir güç kalmayacak.

2030 Master Planı ABD’nin gözünde niçin çok önemli? ABD bu plan sayesinde üç parçaya ayrılacak Türkiye’nin gözle görülebilir bir gelecekte ABD’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Orta Asya’da Amerikan dışpolitikasının güvenilir taşeronu olacağını hesaplıyor. Bunun dışında ve hatta en az o kadar önemli olarak, ılımlı İslam Türkiyesi modelinin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ortaya çıkan ve çıkacak olan yeni rejimlere empoze edilmesi amaçlanıyor. Fakat bu bölgelerde yakın zamanlarda düzenlenen serbest seçimlerde aşırı islamcıların tekrar ortaya çıkması, Amerikalıların ılımlı İslam çabalarının ne kadar beyhude olduğunu ortaya koyması ve ABD’nin AKP’ye verdiği desteğin, daha önce Sovyetlere karşı Usame bin Ladin’e  verdiği destekle benzeşmesi de kayda değer. Bu konuyu ayrı bir yazıda ele alacağız.

Master Plan çerçevesinde TC’nin parça parça ilgasısı amacıyla TC’nin kurumlarına yönelik saldırı hız kesmemekte. Bunun en son örneği TC’nin kuruluşunun ilk adımının atıldığı 19 Mayıs kutlamalarının kaldırılması ve diğer ulusal bayramların sırayla hedef tahtasına konulmasıdır. Daha önce 2011 yılında deprem bahanesiyle 29 Ekim kutlamalarının iptali, bu adımların raslantıdan çok, büyük bir planın hesaplanmış parçaları olduğunu kanıtlıyor. Buna, zorunlu orta öğretimin yeniden şekillendirilmesi çabasıyla imam hatiplerin liselerinin Türk eğitim sistemine güçlü bir şekilde geri getirilmeleri, arabuluculuk sistemi adı aldında kadılık sisteminin kurulması gibi gelişmeleri de eklerseniz, ‘büyük resmi’ daha berrak bir şekilde görme imkanına sahip olursunuz.

2030 Master Planı’nın bir diğer önemli ayağı Kürt konusudur. Tayyip Erdoğan ve avanesi her ne kadar BDPlilerin özerkliğe ve hatta bağımsızlığa kadar varan talepleri karşıdında göstermelik olarak esip gürleseler de, uygulamakla yükümlü oldukları 2030 Master Planı çerçevesinde Kürtlere bağımsızlık verme zorunluluğunda olduklarından bunu Türk kamuoyuna en kolay şekilde hazmettirme amacı taşımaktadırlar. Bu sebeple, yeni anayasada TC’yi TC yapan üniter milli devlet özellikleri atılacak ve bölgesel özerkliğe imkan verecek düzenlemelere yer verilecektir.

Özetle, Türkiye’yi yakın gelecekte bekleyen durumları şöyle özetleyebiliriz:

  1. Ordunun tam olarak ele geçirilmesi ve AKP’nin emir ve komutasına alınması,
  2. CHPnin susturulması,
  3. MHP liderinin ektizileştirilmesi,
  4. Anayasadaki Türk milli devletinin özelliklerinden arındırılması ve bölegesel otonomiye geçilmesi konusunun kolaylaştıtılması,
  5. Anayasada Kürtlere özgürlük verilmesi ve Halifeliğin yeniden ihdası için uygun değişikliklere gidilmesi,
  6. İstanbul ve Trakya bölgesinin idaresine ekonomik önem bazında uluslararası bir nitelik kazandırılması için zemin hazırlaması.

Bu planın harfiyen uygulanabilmesi için CIA tarafından icraatçı olarak vaftiz edilen AKP-Cemaat ittifakının görülebilir gelecekte Türkiye’nin başında kalması gerekmektedir. Bu sebeple, Türk halkı artık bağımsız, özgür ve tarafsız seçimlerle hükümeti seçme yeteneğini yitirmiştir. AKP’nin seçimle iktidardan gitmesi ihtimal dışıdır çünkü bu mihrakların seçimleri, AKP’nin düşme olasılığını olasılık dışı bırakacak şekilde tasarlayıp uygulayacaklarına şüphe bulunmamalıdır. Türk halkı laik rejimle beraber sadece demokrasiye ve Türk kimliğine değil, ulusal devlete ve ülkenin toprak bütünlüğüne de elveda diyecektir.

AKP, İKTİDARDAN BİR DAHA GİTMEMEYİ PLANLIYOR

October 24, 2010

12 Eylül referandumundan yüzde 58’lik bir destek alarak çıkan AKP, sekiz yıllık iktidarını sağlamlaştırma yolunda önemli bir mesafe katetti. Bürokrasi, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve yargı içerisindeki AKP ve Fetullahçı örgütlenmeler, islamcı-faşist AKP iktidarının toplum ve devlet içerisinde mümkün olduğu kadar köklenmesi amacını güdüyor. Bu köklenme çabasının temelinde yatan neden, totaliter AKP’nin, görülebilir gelecek içerisinde iktidardan uzaklaşma ihtimalini sıfıra indirgeme hedefidir.

AKP’nin iktidarı kaybetmesi, iki nedenden dolayı bu parti ve onunla ittifak halinde çalışan Fetullah örgütü için kabul edilebilir bir seçenek değildir: 1. AKP’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan gelen laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olma niteliğini, müslüman ümmet ve şeriat hukuku esasına dayalı, Kürt kimliğinin anayasal olarak tanındığı bir federasyona döndürme çabasının başarıya ulaşması gerekliliği, 2. İktidardan düştüğü takdirde AKP ve Fetullah örgütlenmesinin, iktidarları süresince uyguladıkları laik rejimi yıkma ve demokrasiyi yok etme yolundaki icraatları dolayısıyla kanuni takibata maruz kalacak olmalarının hemen hemen kesin olması. AKP bu sebeplerle, toplumun her kesimine, her sivil kuruluşa ve devletin her organına sızmayı ve bunları kontrol altına almayı kendi güvenliğinin garantisi için bir zorunluluk olarak görmektedir. AKP’li bir bakanın, bir süre önce dile getirdiği “Kıyıları da sarıya boyamaya başladık” söylemi de aslında bu hakimiyet çabasının bir tezahürüdür. İslamcı-faşist AKP-Fetullah cephesi, iktidar savaşında geri dönülmez bir noktaya ulaşmıştır. Bu  noktadan sonra iktidarı kaybetmek, AKP-Fetullah cephesi için intihar ve yokoluş ile eşdeğerdir.

AKP bundan sonra ne yapacaktır? Kısaca, iktidarda kalmak için herşeyi! Devleti ele geçirmede büyük mesafe katetmiş olmalarına rağmen, bazı üniversiteler, Yargıtay gibi yargının bazı kesimleri ve de en önemli olmak üzere TSK gibi henüz düşmeyen kaleler mevcuttur. TSK’nın tamamen fethedilmesi, ulaşılması çok zorlu bir hedef gibi gözükmektedir. Fakat, yabancı güçler tarafından kendisine Türkiye Cumhuriyeti’ni “çözme” misyonu verilen ve her konuda bu güçler tarafından—özellikle CIA’nın maşası Fetullah örgütü vasıtasıyla—“coach” edilen AKP’nin iktidarını her halükârda korumasını garanti edecek yegâne yöntem, seçimlerin AKP lehine ‘manipüle’ edilmesi olarak ortaya çıkıyor. AKP ve Fetullah örgütü, iktidarı kaybetmemek için seçimleri kendi lehlerine neticelendirmek zorundadırlar ve bu konuda her türlü önlemi alacaklarından, her türlü hile ve desiseye başvuracaklarından en küçük bir şüphe duyulmamalıdır. Muhalafetin ise bu konuda yapacakları sınırlıdır, çünkü seçimlerin düzenlenmesi ve idaresinden sorumlu YSK ve seçim sonucunda ortaya çıkacak ihtilafların ele alınacağı yargı birimleri de AKP ve Fetullah kontrolündedir ve tarafsız hareket etmelerini beklemek aptallık olur.

Sonuç olarak, AKP’nin demokratik yöntemlerle iktidardan  indirilmesi mümkün görülmemektedir. AKP’nin iktidardan düşmesi ancak TSK’nin bir müdahelesi veya Kürt sorunu dolayısıyla patlayacak bir iç savaş yoluyla olabilir. Vatansever Türk vatandaşlarının önünde iki seçenek kalıyor: görülebilir bir gelecek boyunca süren AKP iktidarında islamlaşan ve ortadoğulaşan federatif bir Türkiye, veya askeri bir müdahale ve patlayacak iç savaş sonrasında AKP-Fetullah diktasına karşı bağımsızlık savaşı.