Türk Silahlı Kuvvetleri İhanet İçinde

Tayyip Erdoğan idaresindeki AKP terör teşkilatının iktidara geldiği 2002 yılından beri hedefi, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp yerine, dini esaslara dayalı, Kürtlere özerklik tanıyan bir federasyon kurmak. AKP bu hedefine ulaşmak için CIA kontrolündeki Fethullah Hoca Cemaati, PKK, şeriatçı örgütler, cihatçı teröristler ve Türkiye’nin düşmanı olan çeşitli iç ve dış mihraklarla işbirliği içinde çalıştı ve çalışmakta. Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamakla yükümlü Türk Silahlı Kuvvetleri ise, bu vahim durum karşısında tepkisiz ve suskun. Cumhuriyet rejimini ortadan kaldırmak, Türk vatanını bölmek ve Türk Milleti’nin egemenliğinin yerine bir diktatörün egemenliğini koymak isteyen AKP’ye karşı TSK’nin kayıtsızlığı, kanunen bir suç ve Türk tarihinin yazdığı en büyük ihanettir.

AKP, ulusal ve üniter Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırıp, çokuluslu bir federasyon kurmayı, laik sistemi değiştirip İslam şeriatına dayalı bir hilafeti yeniden diriltmeyi hedeflediğini, iktidara geldiği 2002 yılından beri başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere liderlik kadrosunun beyanatları ve icraatları ile açık ve seçik olarak gösterdi. AKP’nin söylemleri ve izlediği politikalar, 2030 Türkiye Master Planı’nın icrasıdır. Bu plan kaba hatları ile,

  1. Atatürk Devrimleri’ni kaldırıp toplumu İslamileştirmek,
  2. Türkiye’de cumhuriyet rejimine son verip devlet idaresini İslami esaslara dayandırmak,
  3. Kurucu unsur olan Türk milletinin adını Anayasa’dan ve devlet yapısından silerek Türkiye’yi çokuluslu bir Anadolu federasyonuna dönüştürmek,
  4. Parlamenter-demokratik sisteme son verip, yasama-yürütme-yargı erklerini Tayyip Erdoğan’ın elinde toplayarak dikta idaresi kurmak

üzerine odaklanmıştır. Tayyip Erdoğan’ın kendi ağzından belirttiği gibi AKP demokrasiyi, gidilecek hedefe, yani dinsel diktatoryaya varıncaya kadar binilecek bir araç olarak kullanmıştır. Demokratik yollardan iktidara gelip demokrasiyi ilga etmek, anayasal bir suçtur. AKP bu hedefe ulaşmadaki tüm iç engelleri, yargı, emniyet, medya, sivil toplum örgütleri ve muhalefeti etkisiz hale getirmiştir. Bu durumda, AKP’ye karşı durabilecek tek güç, TSK’dır. Fakat TSK, anayasayı ve TC rejimini koruma sorumluluğu karşısında kayıtsız ve hareketsiz durmaktadır.

AKP, karşıdevrim programını yürütürken kendisine karşı gelebilecek laik, cumhuriyetçi ve ulusalcı aydın, yazar, akademisyen, asker, toplumsal ve siyasal aktörleri Fethullah Cemaati’nin yargı ve emniyetteki örgütlenmesi eliyle düzmece siyasal davalarla hapse attırdı. TSK’yi bu kumpas kampanyasında en önemli hedef haline getiren AKP ve Cemaat, Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk sözde davalarıyla üst düzey kurmay kademesinin üçte birini safdışı bıraktı. Yıllarca zindanlara kapatılan yüzlerce üst düzey askerin bir kısmı bu işkencelere dayanamayarak yaşamını kaybetti veya intihar etti; düzmece Balyoz planı bahanesiyle Trakya’da yapılacak bir savaşın gazetelerde ifşa edilen planlarını değerlendiren Yunanistan, bütün savunma planlarını buna uygun olarak değiştirdi; AKP ve Cemaat savcıları Bülent Arınç’a sözde suikast iddiasıyla TSK’nin kozmik odasına girerek ordunun ultra gizli savaş-savunma planlarını kaçırdı ve yabancı istihbarat örgütlerine servis ettiler; AKP sözde Çözüm Süreci bahanesiyle TSK’nin PKK’ya karşı harekat kabiliyetini kısıtladı ve Güneydoğu’da askeri kışlasına hapsedip PKK’nın bölgeyi fiilen kontrol altına almasını sağladı. 2015 Mart itibarıyla TSK, Güneydoğu’da PKK’nın kendi mahkemelerini kurmasına, vergi toplamasına, gençleri dağa kaldırmasına, ve kaymakam-vali atamasına ve böylece devlet hakimiyetini fiilen ortandan kaldırmasına sesini çıkarmıyor. Güneydoğu’daki TC polisi karakoluna ve TSK da kışlasına hapsolmuş durumdayken, çarşı iznine çıkan askerlerimiz enselerinden kurşunlanarak şehit edilirken, Türk vatanını korumak ve kollamak için güya yemin eden TSK tamamen sessiz ve tepkisiz.

Hile ve desise ile cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan, ailesi ve yandaşları ile tüm ülkeyi ve kaynaklarını yağmalamakta. AKP’nin el atmadığı toprak parçası, özelleştirmediği devlet kuruluşu, satmadığı emlak, yağmalamadığı milli servet kalmamış… Bunların yanında Erdoğan, yasama-yürütme-yargıyı kendinde toplanmış, devleti şeriat temelli bir yapıya dönüştürmekte, PKK ile federasyon pazarlıkları yaparak TC’nin üniter devlet yapısını yok etmekte. Milli Bayramlarımızı kutlamak yasaklanmış, andımız yasaklanmış. Milli Eğitim’i işgal eden şeriatçı kadrolar, Türk milli eğitimini yokederek gerici ve yobaz bir sistemle değiştirmekte, üniversiteden anaokullarına kadar gençliğimizin beynini yıkamakta ve geleceğin terörist-intihar bombacısı ordusuna milyonlarca eleman yetiştirmekte… Yine bütün bu olanlar karşısında TSK umursamaz bir tavır sergilemekte.

AKP işlediği bu anayasal suçlara karşı kendisini sağlama almak için, TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” ifadesini, “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirdi.

Ayrıca, 2010 yılında Milli Güvenlik Siyaset Belgesi olarak adlandırılan Kırmızı Kitap’taki tehditler arasında sayılan “irtica”yı bu kitaptan, yani ulusal tehdit sıralamasından çıkardı. Bu değişikliklerle AKP, TSK’nin görev ve sorumluluğunu sadece dıştan gelen tehditlerle sınırlayıp, aynen kendinin yaptığı gibi dinci ideolojiye dayanan bir iç düşmanın Türkiye’de hükümeti, yargıyı ve tüm devleti ele geçirip rejimi değişikliğiyle Cumhuriyeti içeriden imha etmesi tehdidine karşı TSK’yı yetkisiz bırakmak amacı güttü. Bütün bunlar karşısında başta komuta kademesini oluşturan Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hulusi Akar, Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Bülent Bostanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Akın Öztürk ve Jandarma Genel Komutanı Org. Abdullah Atay olmak üzere TSK’dan AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a hiçbir itiraz veya muhalefet gelmedi.

Bunların dışında, Yunanistan’ın Ege Denizi’nde Türkiye’ye ait 16 adet adacık ve kayalığı işgal etmesine karşı TSK bir tutum sergilemedi. Aynı şekilde, Türkiye’nin yurtdışındaki tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden çekilmesi de TSK tarafından bizzat icra edildi. Bu fiili toprak kayıpları da, TSK’nin komuta kademesinin Türk vatanının korunması görev ve yükümlülüklerini ihmal etmesinin en vahim örneklerindendir.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin rejiminin AKP tarafından değiştirilmek istenmesi, devlet hakimiyetinin Güneydoğu’da fiilen son bulmuş olması, Anayasa’nın değişmez ilkelerinin kaldırılarak Türk ulus devletine son verme çabaları, ülkenin ekonomik varlıklarının daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yağmalanması, tevhidi tedrisata son verilip milli eğitimin yok edilmesi ve yerine dini eğitimin getirilmesi ve IŞİD, Nusra Cephesi gibi İslami terör örgütlerine destek verilmesi, Türkiye’nin çok ağır bir tehdit altında olduğunun açık kanıtlarıdır. Geçen seçimlerde görüldüğü üzere, AKP iktidarda kalmak için her türlü seçim hilesi ve oyununa başvurmakta ve emrindeki Yüksek Seçim Kurulu ve hileli elektronik oy sayma sistemi vasıtasıyla seçim sonuçlarını kendi lehine döndürmektedir. AKP iktidarının seçimle gönderilmesi ve hesap sorulması ihtimal dışı olduğu açıktır. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel de, AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan’a açıkça destek olarak hıyanete fiilen dahil olmuştur. Yüce Atatürk’ün dediği gibi, bu durum ve şartlar altında TSK, yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınamaz. Kaçınırsa, ihanete ortak olur; ve bu işin hesabını başta komuta kademesinden olmak üzere, Türk Milleti’ne tarih önünde vermek zorunda kalır.

Sultan Receb El-Tayyüb Hazretlerine Methiye

Kendini son Osmanlı padişahı zanneden Tayyip Erdoğan isimli Türk düşmanı ile onu seven, destekleyen ve ona tapan şerefsizlere ve tüm sülalerine ithaf olunur….

azm-i hammam edelim sürtüştürem ben sana
kise ile sabunu, rahat etsin cism-ü can.

lal-ü şarap içirem ve slatup geçirem
parmağına yüzüğü, hatem-i zer drahşan.

eyil eyil sokayım iki tutam azmıdır?
lale ile sümbülü kakülüne nevcivan.

diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,
bir gümüş ibrik ile destine ab-i revan.

salınarak giderken arkandan ben sokayım,
ard eteğin beline, olmasın çamur aman.

kulaklarından tutam, dibine kadar sokam,
sahtiyenden çizmeyi, olasın yola revan.

öyle bir sokayım ki kalmasın dışarda hiç
düşmanın bağrına hançerimi nagıhan.

herkese vermektesin bir de bana versene,
avuç avuç altını, olsun kulun şaduman.

eğer arzu edersen ben ağzına vereyim,
yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman.

(Sümbülzade Vehbi Efendi’nin şiiri)

AKP’nin Amacı Çok Uluslu Anadolu İslam Federasyonu

Kasım 2013 havası çok yüklü ve ağır. Ayın 16sında AKP örgütü lideri Erdoğan, sözde Kürt açılımına yani Türkiye’nin bölünme planına ivme kazandırmak için, yanına Kuzey Irak’taki Kürt mahalli idaresi lideri ve aşiret reisi Mesut Barzani, bölücü türkücü Şivan Perwer ve İbrahim Tatlıses’i alarak Diyarbakır’a çıkarma yaptı. Elebaşı Erdoğan, Diyarbakır’da taşıma kalabalıklara yaptığı konuşmada Kürdistan’a atıfta bulundu. Böylece, elebaşının taşıdığı resmi sıfata binaen, bir TC başbakanı Kürdistan sözcüğünü ilk defa telaffuz etmiş oldu.

Türkiye Cumhuriyeti’ni açıkça ilga etmek isteyen, Türk milleti kavramını reddeden ve Türk milliyetçiliğini açıkça ayaklarının altına alan elebaşı Erdoğan, 19 Kasım Salı günkü AKP grup toplantısında yaptığı konuşmada, Kürdistan’ın Osmanlı’nın bir eyaleti olduğunu, Mustafa Kemal tarafından da 1920’de meclisteki konuşmalarında sık sık kullanıldığını ifade etti. Erdoğan’ın Kürdistan kavramını başbakan sıfatı ile ilk defa telaffuz ederek öne çıkarması, Türkiye’nin bölünmesi, Cumhuriyetin yıkılması ve rejimin bir Kürt İslam federasyonuna dönüştürülmesi, yani AKP’nin Türkiye 2030 Master Planı yönünde yeni ve önemli bir adım. AKP’nin nihai hedefi, bu planı harfiyen uygulamaktır.

Bu açıdan, AKP’nin son yıllardaki icraatlarına bir daha kısaca göz atalım:

  • Türk ordusunun liderliğinin, muhalif ve vatansever gazetecilerin, akademisyenlerin, politikacıların, bürokratların sahte kanıtlara ve uyduruk gizli tanıklıklara dayanan düzmece davalarla hapse atılması
  • Türk ordusunun komuta kademesinin bu komplolarla dağıtılması; Ordunun kozmik odalarda korunan çok gizli savunma planlarının deşifre edilip yabancı devletlere ulaştırılması; Ülkenin savunma yeteneklerinin fiilen zaafa uğratılması
  • Radikal İslamcı hareketin siyasal sembolü olan sıkmabaşın TBMM dahil kamu alanlarına sokulması; Din referansının kamu yönetimine girmesi; Diyanetin yaşamın her alanında fetva verir (örneğin bankaların faiz ürünleri vs.) ve toplum-devlet yönetimine karışır bir konuma gelmesi; Laiklik ilkesinin açıkça ihlal edilmesi
  • Tevhid-i tedrisata (öğrenim birliği) fiilen son verilmesi; Milli eğitimin imam hatiplerin yaygınlaştırılması ve 4+4+4 sistemiyle din eğitimine dönüştürülmesi; Diyanetin anaokulu kurması ve Kuran kursları vasıtası ile çocukların taze beyinlerinin radikal İslam öğretisi ile yıkanması
  • Kaç-göç sisteminin geri getirilmesine teşebbüs; Kızlarla erkeklerin karma okumasına karşı girişilen saldırılar; Öğrenci evlerine dini değerleri baz alarak yapılan saldırılar
  • TC ibaresinin devlet kurumlarından (örn. Sağlık Bakanlığı kurumları, muhtelif valilik binaları, başkonsolosluk binaları, Ziraat Bankası vs.) sistematik olarak silinmesi
  • Andımızın kaldırılması, Türk bayrağına yapılan saygısızlıklar, Atatürk’e ve onun eserine yapılan sözlü ve fiili saldırılarla Türk milletini birbirine bağlayan değerleri yoketme çabaları; Milli bayramlarımızın kutlanmasının yasaklanması
  • AKP’nin politikalarına muhalefet edenlere karşı tüm yurtta estirilen edilen terör ve korku ortamı; Vatandaşların polis şiddeti, adli ve idari cezalarla sindirilmesi, çeşitli ortamlarda muhalefet yapanların işten veya okuldan atılma, veya hapis ve para cezaları ile cezalandırılmaları; Maliyenin muhalif olarak algılanan kişi ve kurumların üzerine salınması
  • PKK ile müzakereler ve anlaşma çabaları; Türk devletinin geçmişte teröre karşı mücadelesini ve bu uğurda şehit ve gazi olanları küçümseme ve hakaret; Türkiye’nin bölücülük ve Kürt terörü karşısındaki kırmızı çizgilerini yoketme; PKK’nın Güneydoğu’da fiili yönetim kurmasına göz yumma ve fiilen yardımcı olma
  • PKK lideri Apo adlı katille müzakereler; PKK’nin güvenlik kuvvetleri kurmak, vergi toplamak ve Güneydoğulu vatandaşları başvurmaya zorladığı adli bir yapı oluşturmak vasıtası ile Türkiye’nin güneydoğusu ve doğusunda fiili bir Kürt devleti oluşumuna destek
  • PKK’nın Kürt bayraklı ve Apo posterli gösterilerine müdahale etmeyen polisin milliyetçi ve Atatürkçü gösterileri jop, biber gazı ve tazyikli suyla dağıtması, göstericilerin acımasızca darp edilmeleri ve tutuklanmaları
  • Gezi direnişi sırasında halka şiddet uygulamak, kimyasal silah kullanmak, onlarca vatandaşı öldürmek yüzlercesini yaralamak
  • Hükümet ve yerel yönetimlerde yapılan sayısız usülsüzlükler, yolsuzluklar ve hırsızlıklar
  • Medyanın ele geçirilmesi; baskılarla muhalif gazetecilerin işten atılmaları; Hükümetin bölücü, yıkıcı ve şeriatçı bir gündem oluşturulması için basın ve yayın organlarına günlük müdahale; Muhalif basın yayın organlarına hakaret davaları, RTÜK, maliye vs. vasıtasıyla baskı.

Bütün bu icraatlar, AKP’nin amacını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Türk Milleti kavramını anayasadan çıkarmak ve laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni ilga etmek, yani ortadan kaldırmak; Türk ulus-devletine son vererek yerine İslam birlikteliğine dayanan çok etnisiteli (polyethnic)  bir Anadolu İslam Federasyonu kurmak.

Bu, yani rejimi ve Türk benliğini yıkıp gerici ve bölücü bir rejim tesis etmek, hıyanet-i vataniyye, yani vatana ihanetten başka bir şey değildir ve Yüce Divan veya İstiklal Mahkemeleri türü olağanüstü bir mahkemede yargılanmayı gerektirir. Bu suçun cezası ise–şu anda ülkemizde kaldırılmış olsa bile–idamdır.

AKP liderliği ve üyeleri, iktidardan düşerlerse, hesap vermelerinin imkansız olduğunun mutlak bilincindedirler. Bu sebeple seçimlerden yenik çıkmak, elebaşı Erdoğan  ve tüm AKP ekibi için bir alternatif olamaz.

AKP ne yapacaktır? AKP iktidardan düşmemek için herşeyi yapacaktır. Buna seçimlerde yapılacak her türlü oyun ve hilecilik dahildir. AKP’nin seçimle değişeceğine inanmak aptallıktır. AKP her türlü hile ve düzenbazlığa yeltenip halk oyunu değiştirecektir. Bu da yetmezse, iç karışıklık çıkarıp sıkıyönetim ilan etmeye kadar varacak önlemlere iktidarlarını ilelebet uzatmaya yelteneceklerdir. Tarih boyunca dünyada hiçbir diktatörlüğün seçimler yoluyla değiştiği görülmemiştir. Türkiye’de de bu farklı olmayacaktır. Onun için şimdiden alternatifleri düşünme vakti gelmiş ve geçmektedir.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye ve Milli Dava’ya Verdiği Zarar

Aşağıda Esfendar Korkmaz’ın Yeniçağ gazetesinde yayınlanan enfes bir yazısını alıntılıyoruz. Yazar, CHP’nin liderliğini bir CIA operasyonu ile Deniz Baykal’dan gasbeden Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye ve Türkiye’ye nasıl darbe vurduğunu betimliyor.

Muhalefet neden umut olamadı?

Öteden beri isminin basında geçmesinden hoşlanmayan bir duayen gazeteci, Gezi olaylarından önce,  “Kılıçdaroğlu Başbakanın panzehiridir”  demişti. Bu söz,  “eğer Kılıçdaroğlu olmasa Başbakan daha hızlı yıpranır”  anlamındadır. Başbakanın Gezi olaylarını yanlış yönetmesi sonrasında ise aynı gazeteci “Bu defa Başbakan, Kılıçdaroğlu’nun panzehiri oldu” diyor.

Dün bir gazetede, Kılıçdaroğlu’nun beyanatı vardı. Bu beyanatta Kılıçdaroğlu baştan sona Başbakanı konuşuyor. Ve akıl veriyor…  “Toplumu dinle, anla ve gereğini yap.”  Gereği nedir? Nasıl yapsın? Bunları da söylese Başbakan için başarılı bir danışman olacak! Eğer CHP iktidar olursa bu sorunları nasıl çözecek? Partinin projeleri nedir? Bu çözümleri bugüne kadar Kılıçdaroğlu’ndan kimse duymadı.

Gezi olaylarının son günlerinde, Today’s Zaman’da yapılan anket sonuçlarına göre  “Bugün seçim olsa kime oy verirsiniz”  sorusuna verilen cevaplara göre, AK Parti’nin oy oranı yüzde 35.3, CHP yüzde 22.7, MHP yüzde 14.5, BDP yüzde 6.2,  kararsız yüzde 7.6 ve soruyu yanıtsız bırakan oranı ise yüzde 5.9 oldu.

Bugünkü konjonktürde, ekonomi en az siyaset kadar risklidir. MHP ise yüksek politika yapıyorum diye ekonomiyle ilgilenmiyor. Ayrıca MHP’nin ani düşüşü tamamıyla Gezi olaylarını yanlış yönetmesinden ileri geliyor. Gezi olaylarında önceleri Bahçeli’nin AKP ile aynı paralele düşmüş olması, sonrasında ise konu ile ilgili açıklamalarının kamuoyunda tatminkar bir karşılık bulmamış olmasından, MHP’nin oy potansiyeli düştü. Bu durumu herkes yakın çevresinden gözlemledi.

CHP’nin bu siyasi ortamda bile aynı oy oranında takılı kalmış olması ise Kılıçdaroğlu’nun yanlış yönetiminden ileri geliyor. Bu durum, parti tabanını ve modern yaşam tarzını benimsemiş olanları üzüyor.

CHP’nin tabanında ideolojik farklılık yok. Ne var ki bu birlik; gruba,  Parti Meclisine ve MYK’ya yansımıyor. Çünkü partide ön seçim yok. 2011 seçimlerinde gösteriş olsun diye birkaç ilde yapıldı.

Herkesin siyasi kaderi Kılıçdaroğlu’nun elinde. Milletvekilleri, Parti Meclisi ve MYK, demokratik görünen ve fakat her seçimde müdahale eden Kılıçdaroğlu tarafından belirleniyor. Dünyada, milletvekilliği önerilen insanlar;  “ben değil kızım veya eşim milletvekili olsun”  dediği için onların milletvekili yapıldığı başka bir ülke veya bir siyasi rejim daha var mı?

En son Kurultayda, Kılıçdaroğlu defalarca çarşaf listeden bahsetti ve fakat en sonunda yine anahtar liste olarak kendi listesini çıkardı. Danışmanım yaptı dedi. Birçok insana parti meclisi listesine girme dediğini hepimiz biliyoruz. Son, grup başkan vekilliği seçimlerinde de kendi tercihlerini ilk turlarda seçtirdi.

Delege ve adaylar, kendi siyasi geleceklerinin Kılıçdaroğlu’nun tercihlerine bağlı olduğunu bile bile aksine davranmıyorlar. Ben bu duruma düşmemek için, aday olmayacağımı açıklamıştım.

Kılıçdaroğlu siyasi tercihini de  “Herkesi  kucaklayan bir CHP”  olarak açıkladı. Böyle olunca da parti üst yönetimde her kafadan bir ses çıkıyor. Söz gelimi, Ermeni soykırımı var diye Ermenilerden özür dileyenleri adeta zorla parti meclisine alıyor… PKK ile yakın ilişkileri olanları, tarikatçıları, sözleriyle Atatürk’e karşı olanları, CHP ve Baykal’la uzun süre uğraşanları, aleyhte sık sık yazanları, parti ile uğraşmak için örgüt kuranları parti üst yönetiminde topladı.

İdeoloji en iyi tutkaldır. Bu bağı olmayanların bir arada durması imkanı yoktur. Kaldı ki parti üst yönetiminde görev bölüşümü olduğu halde herkes parti politikasını kendi kafasına göre kamuoyuna açıklıyor.

Kurtuluş savaşından yeni çıkmış bir millete heyecan ve enerji veren  “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz”  diyen  “10. Yıl Marşı’nı duyunca asabım bozuluyor”  diyenlere karşı, genel başkan Kılıçdaroğlu veya önüne geldiği yerde ve aklına her geleni konuşan CHP genel başkan yardımcıları neden susuyor?

Kılıçdaroğlu eğer bu işi yapamadığını açıklar ve partiyi tıkanmaktan kurtarırsa, genel başkanlıktan daha önemli olan bir görev yapmış olacaktır.

Link: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=27327

TÜRK POLİS TEŞKİLATI, AKP-FETULLAH MİLİS KUVVETİNE DÖNÜŞTÜ

Türk polis teşkilatı, yıllar boyu süregelen dinci-şeriatçı-yıkıcı kadrolaşma sonucu bugün tam anlamıyla bir AKP-Fetullah Milis Gücü haline dönüşmüştür. 4 Aralık 2010 günü, islamcı-faşist AKP yönetimi lideri Tayyip Erdoğan’ı protesto etmek için demokratik gösteri haklarını kullanmak isteyen bir gurup öğrenci, Dolmabahçe’de İstanbul polisi tarafından vahşice dövülmüş ve biber gazı saldırısına maruz bırakılmıştır. Yine aynı gün Erdoğan’ı protesto için Ankara’dan otobüsle İstanbul’a gelen diğer bir gurup öğrenci şehre sokulmadıkları gibi mola verdikleri sırada polisin coplu ve biber gazlı saldırısına uğramışlardır. Bugünkü olaylar ve AKP’ye karşı yapılan protestoların polis tarafından sıkça orantısız güç kullanarak bastırılması vakaları, polis teşkilatının kendine şiar edindiği yeni misyonu açıkça ortaya koymaktadır.

Kadroları, zihniyet itibarı ile Hizbullah militanlarından pek az farkı bulunan imam hatip liseliler ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya yeminli Fetullah ajanları tarafından hemen hemen tamamen ele geçirilen Emniyet teşkilatının yeni misyonu, AKP’nin milis kuvveti olmaktır. Bu misyon çerçevesinde polis, AKP hükümeti aleyhine yapılan protestoları her ne pahasına olursa olsun bastırma ve AKP’ye karşı sokak muhalefetini yoketme vazifesini büyük bir şevkle yerine getirmektedir. Emniyet’in, güvenlik ve asayişi sağlama, terörle mücadele, suçluların yakalanıp adalet önüne çıkarılması gibi asli görevleri ise, islamcı-faşist AKP rejiminin kolluk kuvveti olma misyonu yanında ikinci plana atılmıştır.

Türk polisinin bu halde, ülkenin güvenlik ve asayişini sağlama görevini yerine getirmesi ve vatandaşlara siyasi görüş ve düşüncelerine bakmaksızın eşit davranması imkansızdır. Bu haliyle Emniyet, modern demokratik bir devletteki polis teşkilatından çok, Nazi Almanyası’ndaki SS örgütü ve İran’daki devrim muhafızlarına benzemektedir. Süregelen eliminasyonlar sonucu teşkilatın içinde sayıları gittikçe azalan vatansever ve Atatürkçü emniyetçiler münezzeh olmakla beraber, Türk polisi, maalesef, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti ve Türk vatandaşları için hızla bir numaralı tehditlerden biri haline gelmektedir.