Türk Silahlı Kuvvetleri İhanet İçinde

Tayyip Erdoğan idaresindeki AKP terör teşkilatının iktidara geldiği 2002 yılından beri hedefi, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp yerine, dini esaslara dayalı, Kürtlere özerklik tanıyan bir federasyon kurmak. AKP bu hedefine ulaşmak için CIA kontrolündeki Fethullah Hoca Cemaati, PKK, şeriatçı örgütler, cihatçı teröristler ve Türkiye’nin düşmanı olan çeşitli iç ve dış mihraklarla işbirliği içinde çalıştı ve çalışmakta. Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamakla yükümlü Türk Silahlı Kuvvetleri ise, bu vahim durum karşısında tepkisiz ve suskun. Cumhuriyet rejimini ortadan kaldırmak, Türk vatanını bölmek ve Türk Milleti’nin egemenliğinin yerine bir diktatörün egemenliğini koymak isteyen AKP’ye karşı TSK’nin kayıtsızlığı, kanunen bir suç ve Türk tarihinin yazdığı en büyük ihanettir.

AKP, ulusal ve üniter Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırıp, çokuluslu bir federasyon kurmayı, laik sistemi değiştirip İslam şeriatına dayalı bir hilafeti yeniden diriltmeyi hedeflediğini, iktidara geldiği 2002 yılından beri başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere liderlik kadrosunun beyanatları ve icraatları ile açık ve seçik olarak gösterdi. AKP’nin söylemleri ve izlediği politikalar, 2030 Türkiye Master Planı’nın icrasıdır. Bu plan kaba hatları ile,

  1. Atatürk Devrimleri’ni kaldırıp toplumu İslamileştirmek,
  2. Türkiye’de cumhuriyet rejimine son verip devlet idaresini İslami esaslara dayandırmak,
  3. Kurucu unsur olan Türk milletinin adını Anayasa’dan ve devlet yapısından silerek Türkiye’yi çokuluslu bir Anadolu federasyonuna dönüştürmek,
  4. Parlamenter-demokratik sisteme son verip, yasama-yürütme-yargı erklerini Tayyip Erdoğan’ın elinde toplayarak dikta idaresi kurmak

üzerine odaklanmıştır. Tayyip Erdoğan’ın kendi ağzından belirttiği gibi AKP demokrasiyi, gidilecek hedefe, yani dinsel diktatoryaya varıncaya kadar binilecek bir araç olarak kullanmıştır. Demokratik yollardan iktidara gelip demokrasiyi ilga etmek, anayasal bir suçtur. AKP bu hedefe ulaşmadaki tüm iç engelleri, yargı, emniyet, medya, sivil toplum örgütleri ve muhalefeti etkisiz hale getirmiştir. Bu durumda, AKP’ye karşı durabilecek tek güç, TSK’dır. Fakat TSK, anayasayı ve TC rejimini koruma sorumluluğu karşısında kayıtsız ve hareketsiz durmaktadır.

AKP, karşıdevrim programını yürütürken kendisine karşı gelebilecek laik, cumhuriyetçi ve ulusalcı aydın, yazar, akademisyen, asker, toplumsal ve siyasal aktörleri Fethullah Cemaati’nin yargı ve emniyetteki örgütlenmesi eliyle düzmece siyasal davalarla hapse attırdı. TSK’yi bu kumpas kampanyasında en önemli hedef haline getiren AKP ve Cemaat, Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk sözde davalarıyla üst düzey kurmay kademesinin üçte birini safdışı bıraktı. Yıllarca zindanlara kapatılan yüzlerce üst düzey askerin bir kısmı bu işkencelere dayanamayarak yaşamını kaybetti veya intihar etti; düzmece Balyoz planı bahanesiyle Trakya’da yapılacak bir savaşın gazetelerde ifşa edilen planlarını değerlendiren Yunanistan, bütün savunma planlarını buna uygun olarak değiştirdi; AKP ve Cemaat savcıları Bülent Arınç’a sözde suikast iddiasıyla TSK’nin kozmik odasına girerek ordunun ultra gizli savaş-savunma planlarını kaçırdı ve yabancı istihbarat örgütlerine servis ettiler; AKP sözde Çözüm Süreci bahanesiyle TSK’nin PKK’ya karşı harekat kabiliyetini kısıtladı ve Güneydoğu’da askeri kışlasına hapsedip PKK’nın bölgeyi fiilen kontrol altına almasını sağladı. 2015 Mart itibarıyla TSK, Güneydoğu’da PKK’nın kendi mahkemelerini kurmasına, vergi toplamasına, gençleri dağa kaldırmasına, ve kaymakam-vali atamasına ve böylece devlet hakimiyetini fiilen ortandan kaldırmasına sesini çıkarmıyor. Güneydoğu’daki TC polisi karakoluna ve TSK da kışlasına hapsolmuş durumdayken, çarşı iznine çıkan askerlerimiz enselerinden kurşunlanarak şehit edilirken, Türk vatanını korumak ve kollamak için güya yemin eden TSK tamamen sessiz ve tepkisiz.

Hile ve desise ile cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan, ailesi ve yandaşları ile tüm ülkeyi ve kaynaklarını yağmalamakta. AKP’nin el atmadığı toprak parçası, özelleştirmediği devlet kuruluşu, satmadığı emlak, yağmalamadığı milli servet kalmamış… Bunların yanında Erdoğan, yasama-yürütme-yargıyı kendinde toplanmış, devleti şeriat temelli bir yapıya dönüştürmekte, PKK ile federasyon pazarlıkları yaparak TC’nin üniter devlet yapısını yok etmekte. Milli Bayramlarımızı kutlamak yasaklanmış, andımız yasaklanmış. Milli Eğitim’i işgal eden şeriatçı kadrolar, Türk milli eğitimini yokederek gerici ve yobaz bir sistemle değiştirmekte, üniversiteden anaokullarına kadar gençliğimizin beynini yıkamakta ve geleceğin terörist-intihar bombacısı ordusuna milyonlarca eleman yetiştirmekte… Yine bütün bu olanlar karşısında TSK umursamaz bir tavır sergilemekte.

AKP işlediği bu anayasal suçlara karşı kendisini sağlama almak için, TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” ifadesini, “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirdi.

Ayrıca, 2010 yılında Milli Güvenlik Siyaset Belgesi olarak adlandırılan Kırmızı Kitap’taki tehditler arasında sayılan “irtica”yı bu kitaptan, yani ulusal tehdit sıralamasından çıkardı. Bu değişikliklerle AKP, TSK’nin görev ve sorumluluğunu sadece dıştan gelen tehditlerle sınırlayıp, aynen kendinin yaptığı gibi dinci ideolojiye dayanan bir iç düşmanın Türkiye’de hükümeti, yargıyı ve tüm devleti ele geçirip rejimi değişikliğiyle Cumhuriyeti içeriden imha etmesi tehdidine karşı TSK’yı yetkisiz bırakmak amacı güttü. Bütün bunlar karşısında başta komuta kademesini oluşturan Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hulusi Akar, Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Bülent Bostanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Akın Öztürk ve Jandarma Genel Komutanı Org. Abdullah Atay olmak üzere TSK’dan AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a hiçbir itiraz veya muhalefet gelmedi.

Bunların dışında, Yunanistan’ın Ege Denizi’nde Türkiye’ye ait 16 adet adacık ve kayalığı işgal etmesine karşı TSK bir tutum sergilemedi. Aynı şekilde, Türkiye’nin yurtdışındaki tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden çekilmesi de TSK tarafından bizzat icra edildi. Bu fiili toprak kayıpları da, TSK’nin komuta kademesinin Türk vatanının korunması görev ve yükümlülüklerini ihmal etmesinin en vahim örneklerindendir.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin rejiminin AKP tarafından değiştirilmek istenmesi, devlet hakimiyetinin Güneydoğu’da fiilen son bulmuş olması, Anayasa’nın değişmez ilkelerinin kaldırılarak Türk ulus devletine son verme çabaları, ülkenin ekonomik varlıklarının daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yağmalanması, tevhidi tedrisata son verilip milli eğitimin yok edilmesi ve yerine dini eğitimin getirilmesi ve IŞİD, Nusra Cephesi gibi İslami terör örgütlerine destek verilmesi, Türkiye’nin çok ağır bir tehdit altında olduğunun açık kanıtlarıdır. Geçen seçimlerde görüldüğü üzere, AKP iktidarda kalmak için her türlü seçim hilesi ve oyununa başvurmakta ve emrindeki Yüksek Seçim Kurulu ve hileli elektronik oy sayma sistemi vasıtasıyla seçim sonuçlarını kendi lehine döndürmektedir. AKP iktidarının seçimle gönderilmesi ve hesap sorulması ihtimal dışı olduğu açıktır. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel de, AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan’a açıkça destek olarak hıyanete fiilen dahil olmuştur. Yüce Atatürk’ün dediği gibi, bu durum ve şartlar altında TSK, yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınamaz. Kaçınırsa, ihanete ortak olur; ve bu işin hesabını başta komuta kademesinden olmak üzere, Türk Milleti’ne tarih önünde vermek zorunda kalır.

Bölücü Kılıçdaroğlu’nun İcraatları

CHP’yi kahpe bir kumpasla ele geçirip Atatürkçü, milliyetçi ve vatanseverlerden temizleyen, yerlerine dinci, bölücü ve yıkıcıları getiren, AKAPE işbirlikçisi şerefsiz Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu hakkına harika bir yazı.

Gerçek CHPlilerin bir an önce Dersimli Kemal ve onun terörist şebekesini CHP’den temizlemeleri dileğiyle…

Deniz Kaçağan: Sömürgeciliğin geniş tezgâhı

Gündem — 14 Mar, 2015

20 Haziran 2014 tarihinde, Diyarbakır’da bölücülerin düzenlediği “2. Tigris Diyalogları” toplantısına katılan KILIÇDAROĞLU, 1930 CHP’sini eleştirme cüretinde bulundu.[1] Böylece, çözüm süreci adı altında bölücü AKP’nin, Büyük Ermenistan ve Büyük İsrail açılımına desteğe her zaman hazır olduğunu göstermiş oldu…

Peki; hurafeci ve bölücüler, 1930 CHP’sini neden eleştiriyorlar? Ne var 1930’da? ATATÜRK dönemi kötü müydü? Kim oluyor bunlar? Yoksa hurafeci, bölücü isyanlar bastırıldığından mı kaynaklanıyor bu kinleri?

SOROS’un TESEV derneğinin 183. Kurucu üyesi olan KILIÇDAROĞLU; genelbaşkan olmadan önce de, 10 Kasım 2009 tarihinde Onur ÖYMEN’in mecliste yaptığı konuşmayı Tunceli’de eleştirerek bölücü, hurafeci Seyit Rıza’yı savundu ve ATATÜRK dönemini katliamla suçladıydı. Yani anlayacağınız deşifre olalı çok oldu. KILIÇDAROĞLU, muhalefeti çelişkiye düşürüp AKP’yi devamlı iktidarda tutmak ve iktidarın bölücülüklerini meşrulaştırmak için proje gereği getirildi…

10 Kasım 2009 tarihinde Onur ÖYMEN’in mecliste yaptığı konuşmayı KILIÇDAROĞLU şöyle eleştirdi: “TBMM’de 10 Kasım oturumunda sayın Onur ÖYMEN, CHP adına konuşma yaptı. ÖYMEN konuşmasında Dersim isyanına vurgu yapması, PKK terör örgütü ile Dersim isyanı arasındaki bağlantıyı kurmak istemesi çoğu çevrede gerçekten de ciddi tepkiler yaratmıştır. Önce şunun altını özenle çizmek isterim. Dersim coğrafyasında yaşanan olay, insanlık dramıdır. Bu bölgede yaşayan insanlar o dönemin acılarını, o dönemin kaybolan hayatlarını, o dönemin ağıtlarını dinleyerek bugünlere geldiler.”[2]

KILIÇDAROĞLU, o dönemde yapılan çok ciddi insanlıkla bağdaşmayan olaylar olduğunu, bu olayları getirip günümüzde terör örgütüyle mücadelenin bir unsuruymuş, benzeriymiş gibi kullanmanın doğru olmadığını anlattı…

161 üyeli Sosyalist Enternasyonel’in 24. Kongresi Güney Afrika’da yapıldı ve bu kongreye bölücü Seyit KILIÇDAROĞLU da katıldı. Sosyalist Enternasyonel’in 24. Kongresi; “Barış, sürdürülebilirlik ve işbirliği” başlıklı yayınladığı bildiride, sömürgecilerin Türkiye’yi bölme amaçlı kullandıkları PKK’ya karşı verilen mücadeleyi; İsrail-Filistin sorununa benzettiler ve çözüm için BM ve uluslararası kuruluşlarla çok taraflı çalışmak gerektiğini yazdılar. Hezeyanlarla dolu bu bildiriyi, bölücü CHP’liler itiraz edip düzelteceklerine imzalamayı seçtiler…

Jeopolitik bir gerçek olarak, dünyanın her noktası yalnız kendine özgü şartlar barındırır. Birindeki şartlarla diğerini yorumlamak bilim dışıdır. İngiltere’deki IRA; İspanya’daki ETA; İsrail-Filistin sorunu ve Türkiye’deki PKK’nın birbirleriyle hiçbir benzer yanı yoktur. Benzetmeyle bilim yapılmaz; bilime konu olan nesneyi, bizzat kendi şartlarında inceleyip değerlendirmek zorunludur. Sömürgecilerin denetimindeki Enternasyolistlerin bu çarpıtmaları da, ülkemizde uygulanan psikolojik operasyonun parçaları gibidir. 30 yılda 40 bin insanımızı öldürerek, toplumumuza, bıkkınlık ve yılgınlık duygularını yaşatmaya çalışan sömürgecilerin maşaları, ülkemizin milli çıkarlarını savunanları, çözümsüzlük yanlısı gibi göstererek hedef saptırmaktadır. Oysa yaşam; her varlık için sorundur ve yalnız ölülerin sorunu olmaz. Türkiye, varlığını devam ettirmek istiyorsa; sömürgecilerin ürettiği ve üreteceği her soruna hazır ve devamlı mücadele eder durumda olmalıdır. Evet biz; tavizler verilerek sorunların çözülmesini değil, o sorunu üretenlerle, ısrarla, aralıksız mücadele edilmesini istiyoruz. Gerçek lider ülke; yorgunluk belirtisi göstermeden mücadele eder. Hem gelecekte, PKK sorunu bitirilmiş gibi yapılsa bile; AB-D tarafından başka sorunlar başlatılacak. Yani; 7 Ağustos 2003 yılında Amerika Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın Washington Post’ta yazdığı gibi, AB-D’nin asıl hedefi, bölgemizde (23 ülkede) rejim ve sınırların değiştirilmesidir. Bu gerçeklerden hareketle; AB-D’nin, PKK ve benzeri aparatlarıyla bölgede oluşturduğu istikrarsızlıkları ortadan kaldırıp; bölgeye kendi düzenimizi vermek istiyorsak; AB-D’yi ve tüm aparatlarını bölgeden temizlemeliyiz…

Bölücülükte AKP’yle yarışta hızını alamayan CHP; hazırladığı 224 sayfalık, “Toplumsal Barışı Demokrasi ile Güvence Altına Almak” başlıklı müsveddede “Dersim arşivlerinin açılması”nı istedi. İyi de, hangi Dersim arşivi? Dersimle ilgili gizli, saklı bir şey yok ki; her şey zaten ortada; belgeler açık, araştırmacılar kitaplarını yazdı. Sanki kimsenin bilmediği bir şey varmış ve geçmişi eşeleyerek bunun ortaya çıkarılması gerekiyormuş gibi, bilime aykırı şekilde olaya gizemli süsü de vererek bölücü CHP’nin AKP gibi sinek kanadından yağ çıkarmaya çalışması kendilerini gülünç duruma düşürüyor doğrusu. Yine aynı raporda CHP, sanki bölücü AKP yapmıyormuş gibi; yer adlarının da değiştirilmesini istedi…

2014 yılında yapılan kongrede; CHP’liler genelbaşkanı değiştirip bölücü Seyit KILIÇDAROĞLU’undan kurtulacağız hayaliyle avundular ancak kongrede bölücü KILIÇDAROĞLU’nun tekrar seçilmesiyle beklentilerinin boş olduğunu gördüler…

Sömürgecilik denilen insanlık düşmanı en şiddetli zulüm, çıkarlar ilişkisinden oluşur. Değişik toplumlardan, soylardan ve dinlerden insanların çıkar birlikteliği ilişkileriyle bir araya getirildiği bu tezgâhın tepesinde dünyanın en zengin 300 kişisi bulunur. En tepedeki yaklaşık 300 kişinin; uluslararası resmi-gayr-i resmi kuruluşlarıyla teşkilatlandırıp sömürgeci tezgâhta bir araya getirilen kişiler; sadece kendi maddi durum ve konumlarını yükseltmek için insanlığı satarlar. Bireysel çıkarlarıyla sömürgeciliğe alt taraftan bağlanan kişiler, bulundukları toplumlarda, çıkarı olmayan cahil kitleleri etkilemek, şaşırtmak veya yanlış yönlendirmek için; din, milliyetçilik, vatan ve benzeri tüm değerleri işe yaradığı ölçüde kullanırlar. Burada, din, milliyet ve vatanın değer olup olmadığını tartışmak şöyle dursun; asıl bu kötüye kullanımı tartışmamız gerekir. Yani bu değerler olmasa, başka değerler olacak ve bu kez o değerler sömürgeci tezgâhın aparatları tarafından kullanılacak. Dolayısıyla, hem insanlığa karşı herhangi bir değeri kullanmak suç olduğu gibi, hem de cahil kitlelerin bilgisizlikleriyle bu kullanıma izin vermeleri asıl suç ve yanlıştır…

Çıkar birlikteliği ilişkilerinin bir araya getirdiği bu kişilerin oluşturduğu sömürgeci piramit; yukarı çıktıkça kişilerin sayısı azalıp kazançları çoğalırken; aşağı doğru inilirken de tersi olur. Bunu şöyle de özetleyebiliriz: Yaklaşık 300 kişiden oluşan ve hiç değişmeyen en tepedeki kişilerin, trilyon dolarlık servetleri bulunur; daha aşağıda ve sayısı 6000 (altı bin) kişiden oluşan ikinci sınıfın milyar dolarlık servetleri bulunur; daha aşağıda yani üçüncü sınıfta yer alan 130 bin kişinin ise milyon dolarlık servetleri vardır. Bu çıkar ilişkisine bağlanan ve zemininde yer alan en alttaki yaklaşık 2 milyon 4 yüz bin kişinin de 100 bin dolar üzerinde yıllık gelirleri olur. Neredeyse toplamda 3 milyon kişiden oluşmayan ve çıkar birlikteliğiyle birbirine bağlanan sömürgeci tezgâhın bu elemanları, 7 milyar insanlığa karşı mücadele ederler…

Sömürgeciliğin amacı devamlı kâr güdüsüdür; bu amacı gerçekleştirebilmek için de, kullandıkları kurum ve kişileri, uygun yer ve zamanda yenileriyle değiştirerek sömürgeciliği sürekli yaşatmaktır. Siz bir kişinin kullanıldığını veya bir kuruma sızılıp sömürgeciliğe hizmet ettiğini fark ettiğiniz anda; aslında ölü bir cesetle uğraşmış oluyorsunuz. Çünkü sömürgecilik, bir şeytan gibi o cesetten çıkmış; sizin bilmediğiniz bir başka bedene girmiştir. Böylece siz, hep geride kalan tortularla oyalanıp zaman kaybedersiniz. Sömürgecilik de, zarar görmeden, insanlığa karşı işleyişini ve yaşamını devam ettirir…

Ayrıca, Amerika veya Avrupa’daki devletlerin çökmesi insanlığın kurtuluşu veya sömürgeciliğin sonu olmaz. Çünkü devlet, bir düşüncenin teşkilatlandırılmasıdır. Bu devletlerden biri veya birkaçı çökse bile; sömürgeci sermaye sahipleri, sağlayacakları finansla anında bir başka teşkilatlanmayı kurarlar. Dolayısıyla, insanlığın kurtuluşu için yıkılması gereken devletler değil sermayeyi ellerinde bulunduran ve devletleri, kurumları ve kişileri sömürü düzeninde bir aygıt gibi kullananların saltanatıdır. Siz, bunların varlıklarına el koymadıkça; devletleri yıksanız ne olur? Bunlar, sahip oldukları sermayeyle başka başka devletler kurarlar ve insanlık yeni bir baş belasıyla karşı karşıya kalır. Bu nedenle, her Türk Milliyetçisinin ilk hedefi; kudurmuşların kasalarıdır. Oraya para akışını durdurup tersine akışı gerçekleştirmeliyiz…

İnsanlık için, önce savaş verip dünyada kurtarılmış bir bölge (tam bağımsız bir devlet) oluşturmalı; buraya hiçbir şekilde sömürgecilik, asla girememeli. Sonra iyi bir istihbarat ağı ile dünyadaki, altın-para ve her türlü değerli varlığın bulunduğu kasalarının haritadaki yeri belirlenmeli ve en sonunda güçlü bir orduyla bu varlıkların bulunduğu yerlere saldırılıp ele geçirilmeli…

Sömürgecilik, dünyadaki 100’den fazla ülkede[3] ellerinin altında tuttukları kukla iktidarlarla; çok geniş bir tezgâhı insanlığa karşı etkin çalıştırıyorlar. İktidarı henüz ele geçiremedikleri ülkelerde de, muhalifleri destekleyerek (üstelik bu muhalifler, hukuki çerçevede siyaset değil; çoğunlukla silahlı terör grupları oluyor) sızdıkları bu ülkelere kısmî etkide bulunuyorlar. Ülkemizde ise, hem iktidarı hem muhalefeti ellerinin altında tutan sömürgecilik[4]; ortaklığı bulunan medya patronlarının yayın organlarıyla, en fazla yararlanabilecekleri kukla elemanları parlatıyorlar. KILIÇDAROĞLU’nun Uğur DÜNDAR’la dürüst, yolsuzluklarla mücadele eden adam oyunlarını hatırlayın. Bu nedenle, sermaye medyasında sesi çok çıkarttırılan adamlara veya kısık sesle konuşturulan güzel ciddi kadınlara hiçbir zaman güvenilmemeli…

18 Ağustos 2014 tarihinde, CHP grup başkan vekilliğinden istifa ederek genelbaşkanlığa adaylığını mecliste düzenlediği basın toplantısında açıklayan Muharrem İNCE şu ifadeleri kullandı: “adalet sistemi sağlıklı bir biçimde işletilememiştir. Geldiğimiz bu noktada, acil politikalar şunlar olmalıdır; özgürlükçü bir demokrasiye ulaşmak, toplumsal mutabakat sağlamak ve yeni bir anayasa yapmak”[5]

Ya! Değerli okur, ağızdaki baklayı gördünüz mü? Adalet sistemi sağlıklı bir biçimde işletilememişmiş. Oysa İNCE’nin dediği gibi; işletilememiş değil; işletilmedi. Yani İNCE, AKP’nin kasıtlı, hain uygulamalarına; yapamadı, masum maskesi takıyor ve devamında yeni bir anayasa diye ekliyor. Biliyoruz ki bu anayasa, sömürgecilerin PKK üzerinden dayattıkları; Güneydoğu Anadolu bölgemizi kiralık tetikçi çete başı Yahudi BARZANİ’nin[6] yönettiği Irak’ın kuzeyiyle birleştirecek ve Türkiye Cumhuriyeti’nin birlikçi (üniter) devlet yapısını dağıtacak; bölücü (federasyon) bir anayasadır…

Daha önce; 23 Mayıs 2012 tarihinde mecliste verdiği “partiler, Türkçe dışında bir dille propaganda yapabilmeli”[7] önergesiyle Muharrem İNCE’nin birlikçi (üniter) devlet yapısına karşı olduğu ve bölücü olduğu ortaya çıktıydı. Aynı Muharrem İNCE, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında da yaptığı bir konuşmada, bölücü Selahattin DEMİRTAŞ için: “Cumhurbaşkanlığı sürecinde DEMİRTAŞ’ın açıklamaları pek çok solcunun, sosyalistin yüreğinde yer edindi. Çıkışlarının barışa katkısı olmuştur, kendisini kutluyorum. Demirtaş’ın benim köyümdeki köylüyü gülümsettiğini gördüm. Şimdi sıra bizde.”[8] İfadelerini kullandı. Demek sıra İNCE’de veya yeni CHP yönetiminde; onlar da bölücüleri güldürmeli. Ama CHP’nin bölücüleri güldürmesi, öyle esprilerle olmayacak; aynen AKP gibi, bölücü yasal şekillendirmelerle olacak tabii ki. Ayrıca birilerinin iddia ettiği gibi Muharrem İNCE çok milliyse; sömürgecilerin Türkiye’nin başına atadığı Ekmeleddin’e Cumhurbaşkanlığı adaylığı için neden imza verdi?

Deniz KAÇAĞAN

Kaynak:

[1] https://www.facebook.com/video.php?v=694731023907328
[2] 22 Şubat 2014 tarihli Milli Gazete
[3] Richard OUETZEN – From Crisis to Cooperation Turkey’s Relations with Washington and NATO; The Washington Institute for Near East Policy; Number 12; June 2012
[4] http://www.radikal.com.tr/politika/kilicdaroglu_oymen_geregini_yapmali-964636
[5] https://www.facebook.com/video.php?v=725241560856274
[6] Tarih ve Düşünce dergisi; Şubat 2003; sayı 36; sayfa 31
[7] http://arsiv.gercekgundem.com/?p=460822
[8] http://t24.com.tr/haber/demirtasin-benim-koylumu-gulumsettigini-gordum-chp-lideri-de-kurt-genclerini-gulumsetmeli,268199

http://www.ilk-kursun.com/haber/220495/deniz-kacagan-somurgeciligin-genis-tezgahi/

Suay Karaman: MELETTİN KE-MAL

Deniz Baykal’ı bir kaset ile götürüp yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu getiren çevrelerin yeni görevlerinin Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Çankaya’ya çıkarmak olduğu anlaşılmıştır. Bu çevreler zamanında da CIA memuru Kemal Derviş’i pazarlamış, Ecevit’in partisini böldükten sonra, AKP için iktidar yolunun açılmasını sağlamışlardı.

Çok demokrat bir lider olan ‘gönlü pamuk’ Kemal Kılıçdaroğlu, kulağına fısıldanan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adını, partisinin karar organlarından ve milletvekillerinden özenle sakladı. Başka bir aday çıkmasına da izin vermeyeceğini söyledi. Böylece demokrat bir lider nasıl olur, toplum da öğrenmiş oldu.

Kılıçdaroğlu çatı adayını kamuoyuna “laik, demokrat, birikimli, insan hakları savunucusu bir aydın” olarak sunma çabası içindedir. Hatta “tanıyınca seveceksiniz” gibi çocukça söylemlere bile sarılmaktadır. Bir insanın düşünce dünyasını belirleyen temeller aile çevresi, sosyal çevresi ve eğitim sürecidir. Bu kriterlere göre çatı adayın ne olduğu bellidir, ama verilen görev gereği Kılıçdaroğlu durumdan memnundur.

‘Yeni CHP’ söylemiyle ortaya çıkan Kılıçdaroğlu, 12 Eylül 2010 Halk Oylaması öncesinde “türban konusunu biz çözeriz” sözüyle, türbanın okullarda, tüm kamu kuruluşlarında ve TBMM’de anayasal yasağa karşın, serbest bırakılmasına neden olmuştu. Bunun yanında “genel af çıkartırız” söylemiyle de, halk oyunun evet çıkmasına katkı sağlamıştı. 21 Eylül 2010 tarihinde Berlin’de “laiklik tehlikededir diyemem, çünkü altını dolduramam” derken, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuAnayasa Mahkemesi kararıyla kesinleşen AKP’nin ülkeyi yönettiğini unutmuştu. “Siyaset yapmayan tarikatlara ve cemaatlere saygılı” olduğunu ilan ederken, tekke ve zaviyeleri savunanları, buraları eğitim ve kültür kurumu olarak görenleri, Fethullah Gülen’e övgü düzenleri milletvekili yapmakta sakınca görmemişti. Atatürk’ün rozetini göğsünde taşımayacağını, ilkelerini savunmayacağını söyleyenleri ve siyasal İslamcıları CHP’ye kabul etmiş, bazılarını belediye başkanı bile yapmıştı.

Atatürk’ün partisinde Atatürk’e dil uzatanlar, ‘TR’ kodlu ajanlar, Dersim’i katliam olarak kabul edenler, özür dilenmesini isteyenler, Seyid Rıza’nın olmayan onurunun geri verilmesini isteyenler bulunmakta, Kürtçülük, ırkçılık, mezhepçilik yapanlar cirit atmaktayken, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bunlarla ilgili hiçbir yaptırımı olmamıştır.

TSK İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesinin değiştirilmesi önerilmiş, Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanması istenilmiş, TSK’nin etkisizleştirilmesinde rol oynanmıştır. 27 Mayıs 1960 Devrimi, darbe olarak görülmüş ve “27 Mayıs’ı yapanlar bugün utanıyorlar” söylemiyle,aymazlıkta ve utanmazlıkta yeni bir boyut yaratılmıştır. “Türkiye’ye demokrasi 1946’da geldi”diyerek, Atatürk dönemi ve CHP dönemi karalanmak istenmiştir.

Bir tarafta ülkenin bölünmesine yol açacak biçimde Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekincenin kaldırmasını savunurken, diğer tarafta “bu ülkenin birliği, bütünlüğü konusunda hiçbir endişem yok” diyerek, ısrarla Tunceli’yi ‘Dersim’ olarak adlandırırken, her zamanki çelişkilere yenisi eklenmiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu, Alman gazetecinin “Irkçı mısınız?” sorusuna, “zamanında öyleydik” yanıtını verirken, Atatürk milliyetçiliğinin ayaklar altına alınmasına olanak sağlamıştır. Batı’nın Libya’ya müdahalesinin ve AKP’nin bu konudaki tutumunun doğru bulunması ile Mısır’ı şeriatçılardan kurtaran harekatı, darbe diye suçlayarak AKP’yle birlikte ortak bildiri imzalanması, emperyalizmin emrini yerine getirmektir. Bu arada ülkesini uluslararası teröristlere karşı kahramanca savunanBeşar Esad ise zalim ilan edilmiştir.

Zamanında bunların hepsini eleştirdik ve Kemalizm’den sapma olduğunu bıkmadan yazdık, söyledik. Bu yüzden haksız eleştiriler de aldık. Bütün bunların ötesinde şimdi CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdiği kişiye oy verilmesi istenmektedir. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 24 Haziran 2014 tarihindeki grup toplantısında çatı adayının kimliğini şu sözlerle açıkladı:“Osmanlıcı ve Türk-İslam sentezi yanlısı.” Şimdi gerçek Atatürkçü ve yurtsever milletvekillerine, önerilen bu çatı adaya imza vermemeleri konusunda büyük sorumluluk düşmektedir. Kemal Kılıçdaroğlu’na bu çelişkileri soracak, yurtsever ve cesur CHP milletvekilleri yok mu TBMM’de?

Artık bu gelinen noktada sorun; çarpıtılmış İslamın üretim merkezi El Ezher Üniversiteli, Madımak Katliamından sonra “Allah’a şirk koşanları ateşle imtihan ederler” diyen Ekmeleddin İhsanoğlu değildir. Sorun böyle bir siyasal İslamcıyı Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına öneren, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Sorun CHP’ye, Atatürk’e ve vatana ihanet içinde olan TESEV kurucusu ve dış güçlerin emrindeki, vatan haini Seyid Rıza’nın koynundaki Kılıçdaroğlu’dur. Sorun bunlara destek verenlerdir. Bu hainler görev başında kaldığı sürece, hem CHP, hem Türkiye Cumhuriyeti parçalanacaktır, bitirilecektir. Sorun siyasi gelecekleri uğruna, ülkedeki bu karanlık gidişe sessiz kalanlardır. Bu ekibin CHP’den en kısa sürede gitmesi için eylem yapmak, kampanyalar açmak gerekliliği vardır. Ancak bu ekibi gönderirken, yerlerine geleceklerin bu ekip gibi olmaması için çok dikkat etmek gerekmektedir. Eskisine benzeyen yeni bir genel başkan olmaması için, bilinçli hareket edilmelidir.

Kılıçdaroğlu son Diyarbakır gezisinde “Günümüzün CHP’si 1930′ların CHP’si değildir. Biz Yeni CHP’yiz. Dünya değişiyor, biz de değişiyoruz. Demokrasi ve özgürlüğü savunuyoruz” demiştir. CHP’nin ve ülkemizin kurucusunun dönemini eleştiren Kılıçdaroğlu’nun o koltuğu bir an önce bırakması gerekmektedir. Bu sorun karşısında Mustafa Kemal’in askerlerine ve Atatürk gençliğine büyük görevler düşmektedir.

Bütün bu söylem ve eylemlerinin sonunda da, bir siyasal İslamcıyı dayatıp, Ekmeleddin Ekmeleddin diyerek, özellikle CHP’ye oy verenleri melettin Ke-mal. Adınız vatan şairimiz Namık Kemal, emperyalizme ilk kez ders veren büyük önderimiz Mustafa Kemal gibi değerliydi. Ancak bu yaptıklarınızdan sonra, adınızın değeri kalmadığı gibi, Melettin Ke-mal olarak anılacaktır. Hiç vakit geçirmeden hemen CHP Genel Başkanlığı’ndan ayrılmanız hem parti için, hem Türkiye için büyük önem taşımaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra o koltuğa oturmak bilgi ister, cesaret ister, yürek ister, devrimcilik ister. Bu özellikleri bulunmayan ilkesizleri, o makama taşımamak gerekir. En kısa sürede gereğini yapmanızda, CHP ve Türkiye açısından sayısız yararlar bulunmaktadır.

İLK KURŞUN ,30 Haziran 2014.

 

 

http://www.ilk-kursun.com/haber/187171/suay-karaman-melettin-ke-mal/

 

 

 

DÜNDEN BUGÜNE İÇDÜŞMANLAR, İŞBİRLİKÇİLER VE HAİNLER: HAİN PADİŞAHIN KAYMAKAMI VE İMAMI NASIL YUNANI DESTEKLEDİ

Uzun bir aradan sonra bütün okuyucularımıza yeniden candan bir MERHABA! Türkiye Cumhuriyetimize karşı AKP, Fetullah casusluk örgütü ve PKK tarafından ortaklaşa sürdürülen amansız iç mücadeleyi irdelemeye, gerçekleri kamuoyu ile paylaşmaya ve doğruları tekrar tekrar söylemeye devam edeceğiz. Ki bu doğrular, AKAPE ve Fetullah melunları tarafından kandırılan halkımızın bir kısmının kafasına dank etsin. AKAPE ve Fetullah şebekesine verilen desteğin vatana hıyanetle eşdeğer olduğunu anlasınlar.

Aşağıda geçen gün internette bulduğumuz, Milli Mücadele’nin ilk yıllarında Yunan işgali sırasında Ege’nin kasaba ve köylerinde bir kısım ahalinin işgalcilere nasıl destek verdiğinin hazin hikayesi yer almaktadır. Lütfen, okuyunuz ve okutunuz. Yunan Merkez Bankası’nın parasıyla finanse edilen Akhisarlı terzilerin ilçeyi—daha Yunan ordusu ilçeye girmeden—nasıl Yunan bayraklarıyla donattığı, Müslüman ahalinin Yunan ordusu için nasıl zafer takları hazırladığı, Akhisar kaymakamı ve müftüsünün Yunan karakoluna gidip işgal ordusunu nasıl Akhisar’a davet ettiklerini, imamın cuma namazında nasıl Yunan ordusu da halife efendimizin ordusudur diye vaaz verdiğini—vatanseverler olarak—içiniz  kahrolarak öğreneceksiniz. Aynı zamanda, bugün ülke yönetimini ele geçirip ülkemizi, ordumuzu ve cumhuriyetimizi içten yıkmakla meşgul olan melunların hıyanetliklerini de daha iyi anlayacaksınız.

Unutmayın ki bugün de bir işgal dönemi yaşıyoruz. Fakat şimdi işimiz daha zor çünkü bizi işgal edenler halkımızın bir kısmının desteğini almış durumda. Ne olursa olsun, işgalcilerin meşru seçimlerle iktidarlarını devretmeyi kabul edeceklerini sanmak ancak aptallıktır. Aşağıdaki yazıda Çerkes Ethem’in, Yüzbaşı Süleyman Sururi Bey’in ve bir avuç vatanseverin hainlerle nasıl başa çıktıklarının hikayesini ibretle okuyun. Ve okutun. Vatan borcudur.

Şafak vakti, Alb. Bekir Sami Bey ile beraberindekiler,  istasyonunda trenden inmişler, istasyonu şehir merkezine bağlayan ağaçlı yol üzerinde ilerlemeye başlamışlardır. Bekir Sami Bey köstekli saatini çıkararak bakar, ezan vaktidir, ama ezan sesi yoktur! 

– Ezanlar neden sustu?…

Birbirlerine sorarken, her taraftan birden sabah çanları patlar(!)

Biraz yürürler, her taraf Yunan bayrakları ile donatılmıştır. Sokak başları da zafer taklarıyla süslenmiştir.Sabah sabah, “zito Venizelos” naraları da eksik değildir. Gördükleri bu olay karşısında komutanların gözleri yaşlanır, derin üzüntülerle geri dönerler, sonra telgraf merkezine gelirler. Telgraf merkezinde makine başına geçerek durumu öğrenirler.

– Düşman Manisa’yı sarmış, Akhisar’a bir saat mesafededir, ama Manisa henüz işgal edilmemiştir. Öyleyse Akhisar’da şimdiden nedir bu çanlar, bayraklar, “zito Venizelos…” naraları?…

Alb.Bekir Sami Bey, Bergama, Turgutlu, Salihli, Alaşehir, Aydın, Ödemiş gibi merkezlere talimatlar geçer, Manisa ile de muhabere kurar, lâkin oradaki silahları kurtarmakta geç kalmıştır.

25 Mayıs 1919 Manisa işgal edilir. Akhisar henüz işgal edilmemiştir.Ama,Yunan Milli Bankasının fonlarıyla Akhisar’a girilmiştir. Gâvurun parasıyla desteklenen Akhisarlı terziler, Gece gündüz Yunan bayrağı dikerek,  Sokakları donatıyorlardı. Bunun üzerine  Akhisarlı Bakırcı Efe dağa çıkarak, Yerli işbirlikçi satılmışlara karşı,Savaşı başlatır.

Bekir Sami Bey ve Arkadaşlarına, Kaymakam  çok soğuk davranır; memurlar ve kentin ileri gelenleri yanlarına yaklaşmazlar, otelden atılırlar, başkaları da kabul etmez!…

25 Mayıs’ta Milli Mücadele’ye katılma kararı alan Çerkez Ethem ve arkadaşları yıldırım hızıyla 26 Mayıs akşamı on beş atlıyla Akhisar’a yetişmiştir. Çerkez Ethem’in yöntemi çok farklıdır.Akhisar Kaymakamı’nı yaka-paça evinden alır. Kaymakam’a Yunan bayraklarını kimin astığını sorar; “sen burada necisin?” diye sorar; Yunan bayrakları asan birkaç kişiyi evlerinin önünde vurur; kaymakam ve memurlara kendi elleriyle zafer taklarını yıktırır(!) Az sonra Yunan bayrakları bütün sokaklardan yok olmuştur…

Çerkez Ethem, Bekir Sami Bey’i ve arkadaşlarını, Akhisar’dan ayrılmak üzere ilk treni beklerken bulur. Birbirlerine hal hatır sorarken otelci gelir. Otelci korkudan mosmor olmuş, “bir yanlışlık olmuş…” falan der, onları oteline davet eder(!)

27 Mayıs günü Bekir Sami Bey, Yüzbaşı Selahattin ve Yüzbaşı Rasim Beyler yanlarına yedi er alarak Salihli’ye geçerler.

Yunan ordusu Manisa’yı işgal ettikten sonra hemen Manisa’nın ilçelerine doğru yayılmış, Akhisar’a 9 km. mesafedeki Kayışlar köyü’ne kadar gelmiş ve bir son “hudut karakolu” kurarak konuşlanmıştır.

Halit Paşa, Manisa’nın yerlisi olan Karaosmanoğlu soyundan gelmektedir ve Manisa’yı çok iyi bilmektedir. Akhisar’ın nüfus yapısını verir:

Akhisar’da 30.000 kişi Türk ve 5,000 kadar Rum vardır.

Rumların az olmasını işgal ihtimaline karşı “bir umut…” sayarak Salihli cephesine koşarlar…

Salihli cephesinde savaşırken, Parti Pehlivan’ın kızanlarından Giritli Küçük Hüseyin Efendi şehit olur. Eski mahkûmlardan 14 efe kurtuluşa kadar savaşmaya söz vermişlerdi: Onlar sözlerinde dururlar, kurtuluşa kadar savaşırlar, ancak ileriki günlerde ne yazık ki dokuzu şehit olacak, hayatta kalan beşi gazi olarak, 9 Eylül 1922 günü Parti pehlivan ile birlikte kurtuluşu görecekler ve denize kadar koşacaklardır…

Bu kahramanlar Salihli cephesinde savaşırken: Akhisarlı Rumların yanında eşraftan bir temsil heyeti ile kalabalık bir grup (Parti Pehlivan’ın anlattığına göre: Başlarında Akhisar kaymakamı ve Müftüsü de vardır) Kayışlar Köyü, Yunan karakoluna giderek, Yunan komutanına “iyi niyetlerini ve davetlerini bildirirler…” Karakol komutanı İstanbul-Pendik Köyü Rumlarındandır, Türkçe konuşur:

– “Bana beyaz bir at bulun, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a girdiği gibi olsun.” Beyaz bir at bulunur…

Yunan karakol komutanı 5 Haziran 1919 günü yanında yalnız 120 asker olduğu halde, kilise çanlarının durmadan çaldığı bir ortamda ilerleyerek, hükümet konağına çıkar ve göndere yunan bayrağı çekilir. Bu gelişme üzerine bazı Akhisarlılar korkudan Sındırgı köylerine sığınırlar. Rum halkı ise bayramlardaki gibi yeni elbiselerini giyerek sokaklara dökülmüşler, hemen hepsi içkili olarak naralar atmakta, laternalar çalmakta, zafer takları yeniden kurulmuş, sel gibi bir bayram havası hüküm sürüyord…Kiliseler faal, minareler ıssız, Rum halkı çılgınlıklar içinde, Türkler pusmuş bir halde.

Milne kurallarına aykırı olarak yapılan bu işgal hareketi, Yunan işgal kuvvetleri komutanlığının dahi tepkisini çekmiştir.

Şikayetler üzerine 9 Haziran 1919 günü Yunan Birliği geri çekilir ve birliğin komutanı disiplinsizlik suçundan 20 gün hapse mahkum edilir.

11 Haziran 1919…

Çerkez Ethem, Halit paşa ve Parti Pehlivan, olayları duyar duymaz bir grup akıncı ile hışımla Akhisar’a gelmişlerdir…

AKHİSAR’DA TRAJEDİ

Parti Pehlivan’ın anlattıkları:

Kayışlar köyü Yunan Jandarma karakol komutanı ve bir grup askerin, davet üzerine Akhisar’ı işgal etmeleri sinirleri çok bozmuştur. Çerkez Ethem burnundan solumaktadır, hükümet konağının önüne öyle bir hışımla gelir ki, toz bulutundan göz gözü görmez olur…

Ortam çok gerilmiştir; Çerkez Ethem adamlarına emir verir:

“Kaymakamı alın!…

Kaymakam, hükümet binasının merdivenlerinden indirilirken Çerkez Ethem atından inmeden bekliyor, hırsından şaplağını çizmelerine vurarak çizmelerinde şaklatıyordu; sonra arkasına dönerek üç adamını görevlendirdi:

Şu kopil gâvur komutanını “halaskar gibi…” karşılamaya giden Müslüman gâvurlarını da getirin…

— “Bir masa üç sandalye bulun…”

Bulundu…

Sonra atından indi…

Kaymakamlık binasının önünde, çınar ağacının gölgesindeki taş sekinin üzerine divan kuruldu. Karşılama kafilesine katılan on beş Müslim kişi yakalanarak getirildi, içlerinde Akhisar Müftüsü de vardı. Rumların hepsi ortalıktan çekilmişti. Yalnız Rum’un biri fotoğraf çektirmek için getirildi. Oldukça kalabalık Müslüman ahali ise izleyici olarak toplanmıştı…

Çerkez Ethem masanın üzerine çizgisiz, sarı yapraklı tozlu bir defter koydu…

…Bizi de harp divanına almasın mı(!)

Ethem Ağa’nın boyu iki metre, önce Akhisar Kaymakamı’nı sorguladı?

Ona tepeden bakıyordu, eliyle çenesinin ucundan kaldırarak gözlerine baktı:

– “Kaymakam… Sen hangi milletin kaymakamısın?…”

Kaymakam titriyordu:

– “Osmanlı… Osmanlı tabii, ne diyeyim? E…”

– “Osmanlı kaymakamı ha…Hizmetin Yunan’a…”

… Kaymakam asıldı(.) Halktan bir alkış koptu…

Eşraftan bir baş efendi:

– “Sen ne iş yaparsın efendi?”

– “Ticaretle iştigal ederim…”

– “Ticaretinde vatanı satmak da var mıdır?”

– “Ben onlara uydum… ne bileyim?…”

…eşraftan baş efendi asıldı ve halktan çok alkış geldi…

Müftü Efendi’ye sıra gelince:

– “Biz hiç bir papaz görmedik ki Müslüman’a, müftüye temenna etsin…”

– “Sen papazlara niçin temenna ettin?…”

Müftü Efendi başını hiç kaldırmadı; yere bakıyordu, hiç cevap vermedi…

O suçlu bulundu; asıldı; fakat bir sessizlik oldu…

Bu idam için alkış olmadı…

Çerkez Ethem, sırada korkuyla bekleyenlere dönerek baktı; onlara sordu:

– “Bir daha yapar mısınız?…”

– “Hayııır!…”

– “İyi… Hadi gidin…” dedi.

Parti Pehlivan yıllar sonra şöyle demiştir: “Bu millet dün bu meydanda Yunan’ı alkışlıyordu, bugün bizi… yarın kimi alkışlayacaktır?…”

– Bu milleti bu hale getirenlerin “Allah Belasını Versin!…” diye beddua okur.

Kaynak: http://manisadirilis.blogspot.com/2011/01/isbirlikcilige-ve-kahramanlga.html

Albay Bekir Sami Bey,Alaşehir-Eşme-Sarıgöl bölgesinin direnişini örgütlemek için yine Teşkilatı Mahsusa’dan Yüzbaşı  Süleyman Sururi Bey’i görevlendirir.

Yüzbaşı,Alaşehir’de direnişi örgütleyecek sivil halk bulamaz.Sivil Halktan kimse yanaşmaz ve Cuma Selası verilir.Pazar Camiin de Cuma namazına gider.Hoca hutbede “Ey Müslümanlar’’ der. “Yunan Ordusu da Halife Efendimizin ordusudur. Sakın direniş göstermeyin’’ der.

Yüzbaşı Süleyman Sururi Bey çok kızmıştır ve namazdan sonra Belediye Reisini bulur ve imamı çağırtır. İmama niçin öyle söylediğini sorunca İmam;’’Emir geldi’’ der. Yüzbaşı hemen imamın derdest eder (Kafasına kurşun sıkar). Reis de İşgale karşı İngilizler gibi giyinmiştir ve başında Fötr şapka vardır. Yüzbaşı başındaki Kalpak’ı çıkarıp Reisin başına mıh gibi çakar ve de ‘’eğer bunu yatarken, banyo yaparken dahi çıkardığını görürsem senide derdest ederim’’ der. 4 askeri ile Hapishaneye geçer ve orada Irza geçmeden mahkum olmuş tüm Mahkumları kurşuna dizer. Cinayet ten mahkum olmuşları toplar ve ‘’Ya direnişe katılırsınız kahraman olursunuz yada hepinizi öldürürüm ‘’der. Mecburen mahkumlar katılır ve direniş bölgede bu şekilde başlar.

Kaynak: http://www.cagribey.com/arsiv.asp?k=1&b=135

Selam olsun AKAPE’nin ve Fetullah’ın  bürokratına, polisine, memuruna, amirine, müftüsüne, imamına, valisine, kaymakamına, hakimine ve savcısına!!!! 

AKP’nin 2030 Türkiye Master Planı – II

AKP 2030 Master Planı 1inci bölüm için buraya tıklayın: https://turkeyexposed.wordpress.com/tag/akp-2030-master-plani/

AKP’nin stratejik liderliğini oluşturan Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Bülent Arınç dörtlüsünün, CIA güdümlü Fetullah Gülen ile kotardığı Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgası ve üç bağımsız sektöre bölünmesini öngören master planın uygulanma süreci tüm hızıyla devam ediyor. Eski genelkurmay başkanı Işık Koşaner’in tutuklanması da bu planın muhalifleri yoketme başlığının küçük bir parçası sadece. Bu gibi tutuklamaların devam etmesi kaçınılmaz.

AKP’nin bütün devlet organlarını, yargıyı, akademik kurumları, meslek örgütlerini ve diğer sivil toplum örgütlerini ele geçirdikten sonra TSK’yi hedeflemesi beklenilen bir adımdı. TSK’nin tasfiyesi, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları ve MİT’e tamamen hakim olan CIA taşeronu Fetullah şebekesi tarafından Ergenekon, Balyoz vs. sözde operasyonları vasıtası ile yürütülmekte. 2009 Aralık ayında Bülent Arınç’a suikast iddiası ile Genelkurmay Başkanlığı’nın basılmış, TSK’nin harp ve savunma planlarının bulunduğu kozmik oda aramış, Fetullah casusluk şebekesine yakın duran yargı elemanları tarafından bu odadaki gizli planların kopyaları çıkartılmış ve yurtdışı kaynaklara iletilmiştir (aramayı yapan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimi Kadir Kayan, Fethullah Gülen’in terör örgütü kurmak ve yönetmekten yargılandığı davada beraat kararı vermişti.)

Işık Koşaner’in tutuklanması da muhaliflerin safdışı bırakılmasını hedeflemekle beraber, TSK’nin şimdiki komutanlığına ve diğer mensuplarına gözdağı verme ve ‘bize karşı olursanız sizi de sürüm sürüm süründürürüz’ mesajı vermeye yönelik bir hareket. TSK’nın hizaya gelmesi 2030 Master Planı için hayati önemde çünkü bu noktadan itibaren AKP ve Cemaat’in Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgası (ortadan kaldırılması) girişiminin önünü kesebilecek hiçbir güç kalmayacak.

2030 Master Planı ABD’nin gözünde niçin çok önemli? ABD bu plan sayesinde üç parçaya ayrılacak Türkiye’nin gözle görülebilir bir gelecekte ABD’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Orta Asya’da Amerikan dışpolitikasının güvenilir taşeronu olacağını hesaplıyor. Bunun dışında ve hatta en az o kadar önemli olarak, ılımlı İslam Türkiyesi modelinin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ortaya çıkan ve çıkacak olan yeni rejimlere empoze edilmesi amaçlanıyor. Fakat bu bölgelerde yakın zamanlarda düzenlenen serbest seçimlerde aşırı islamcıların tekrar ortaya çıkması, Amerikalıların ılımlı İslam çabalarının ne kadar beyhude olduğunu ortaya koyması ve ABD’nin AKP’ye verdiği desteğin, daha önce Sovyetlere karşı Usame bin Ladin’e  verdiği destekle benzeşmesi de kayda değer. Bu konuyu ayrı bir yazıda ele alacağız.

Master Plan çerçevesinde TC’nin parça parça ilgasısı amacıyla TC’nin kurumlarına yönelik saldırı hız kesmemekte. Bunun en son örneği TC’nin kuruluşunun ilk adımının atıldığı 19 Mayıs kutlamalarının kaldırılması ve diğer ulusal bayramların sırayla hedef tahtasına konulmasıdır. Daha önce 2011 yılında deprem bahanesiyle 29 Ekim kutlamalarının iptali, bu adımların raslantıdan çok, büyük bir planın hesaplanmış parçaları olduğunu kanıtlıyor. Buna, zorunlu orta öğretimin yeniden şekillendirilmesi çabasıyla imam hatiplerin liselerinin Türk eğitim sistemine güçlü bir şekilde geri getirilmeleri, arabuluculuk sistemi adı aldında kadılık sisteminin kurulması gibi gelişmeleri de eklerseniz, ‘büyük resmi’ daha berrak bir şekilde görme imkanına sahip olursunuz.

2030 Master Planı’nın bir diğer önemli ayağı Kürt konusudur. Tayyip Erdoğan ve avanesi her ne kadar BDPlilerin özerkliğe ve hatta bağımsızlığa kadar varan talepleri karşıdında göstermelik olarak esip gürleseler de, uygulamakla yükümlü oldukları 2030 Master Planı çerçevesinde Kürtlere bağımsızlık verme zorunluluğunda olduklarından bunu Türk kamuoyuna en kolay şekilde hazmettirme amacı taşımaktadırlar. Bu sebeple, yeni anayasada TC’yi TC yapan üniter milli devlet özellikleri atılacak ve bölgesel özerkliğe imkan verecek düzenlemelere yer verilecektir.

Özetle, Türkiye’yi yakın gelecekte bekleyen durumları şöyle özetleyebiliriz:

  1. Ordunun tam olarak ele geçirilmesi ve AKP’nin emir ve komutasına alınması,
  2. CHPnin susturulması,
  3. MHP liderinin ektizileştirilmesi,
  4. Anayasadaki Türk milli devletinin özelliklerinden arındırılması ve bölegesel otonomiye geçilmesi konusunun kolaylaştıtılması,
  5. Anayasada Kürtlere özgürlük verilmesi ve Halifeliğin yeniden ihdası için uygun değişikliklere gidilmesi,
  6. İstanbul ve Trakya bölgesinin idaresine ekonomik önem bazında uluslararası bir nitelik kazandırılması için zemin hazırlaması.

Bu planın harfiyen uygulanabilmesi için CIA tarafından icraatçı olarak vaftiz edilen AKP-Cemaat ittifakının görülebilir gelecekte Türkiye’nin başında kalması gerekmektedir. Bu sebeple, Türk halkı artık bağımsız, özgür ve tarafsız seçimlerle hükümeti seçme yeteneğini yitirmiştir. AKP’nin seçimle iktidardan gitmesi ihtimal dışıdır çünkü bu mihrakların seçimleri, AKP’nin düşme olasılığını olasılık dışı bırakacak şekilde tasarlayıp uygulayacaklarına şüphe bulunmamalıdır. Türk halkı laik rejimle beraber sadece demokrasiye ve Türk kimliğine değil, ulusal devlete ve ülkenin toprak bütünlüğüne de elveda diyecektir.

EU PROTESTS TURKEY FOR JAILING JOURNALISTS, ERDOGAN REPLIES ‘WE WILL DO AS WE PLEASE’

After recent arrests of a number of journalists, the European Parliament adopted a report critical of violations of press freedoms in Turkey. Among those who were arrested are investigative journalists Nedim Şık and Ahmet Şener, whose work have brought to light the infraction of rules and irregularities in the infamous Ergenekon trial as well as the infiltration of the Turkish police force by the subversive islamic sect of Fetullah Gülen, a.k.a. the Khomeini of Turkey. The secretive group,also called the Gülen movement,has a global organizational structure and pursues as a strategic goal the toppling of the secular regime in Turkey and the establishment of an Islamic caliphate.

The European Parliament “is concerned about the deterioration in freedom of the press, about certain acts of censorship and about growing self-censorship within the Turkish media, including on the Internet [and] calls on the Turkish government to uphold the principles of press freedom,” said the non-binding report penned by the European Parliament’s Turkey rapporteur, Ria Oomen-Ruijten, a Dutch Christian Democrat politician. For a full version of the article in the Turkish daily Hurriyet, please follow the link.

Two days after the publication of the report, Islamofascist Prime Minister Tayyip Erdogan lashed out at the European Parliament, calling the report and its authors “imbalanced.” He added that “they [the EU] will continue writing reports and we will continue going our way,” blatantly dismissing Europe’s concern for the jailing of journalists and reporters for obviously political reasons.

Fundamentalist Acts of Erdogan During his Term as Mayor of Istanbul

[Information provided by a reader of this blog. Unedited]

1- Relations with the Muslim Brotherhood Organization
Hosting of Muslim Brotherhood Organization representatives in Istanbul was provided by the municipality and residents of Istanbul. This organization located in Egypt is widely known as supporting international Islamist terrorist organizations. Jordan Branch representative of this organization Mohammed Ashmawey and Egypt branch representative Hasan Huwaydi stayed at Holiday Inn in Bakirkoy, Istanbul. The costs were paid by Ulasim AS (Transportation Inc. ), a municipal company of Istanbul. These were documented by Department of Internal Affairs.

2- Muslim Community Association:
Erdogan organized the “Union of Muslim Communities Conference” between May 28-29, 1996 in Istanbul. Necmeddin Erbakan made an opening speech. The expenses of delegates who attended the meeting amounting to U.S. $ 180,000 at Istanbul Eresin Hotel was paid by IGDAS. So technically residents of Istanbul financed the meeting with higher natural gas bills.

3-International Islamic Union Conference
Erdogan organized the “international Islamic Association Conference in April, 1997. Costs were met again by the Istanbul Municipality.

4- Mosque in Taksim Square
During his term as mayor, Erdogan gave positive messages to fundamentalists and acted in favor of them despite the fact that it made the political atmosphere more tense. Building a mosque in Taksim was one of them. He even issued evacuation notices for the shops nearby. But after his term was over, the project was left uncompleted.

5- Embracing people dismissed from Armed Forces
Erdogan embraced non-commissioned and other officers who were dismissed from the Armed Forces by NSC because of their reactionary activities. He tried to give the message ‘I am not afraid of the army’ to fundamentalist segments to gain their favor. He gave office to these people in his municipality.

6- Hired the people insulted Ataturk
Erdogan embraced the people who were convicted by a court decision for insulting Ataturk as well. They were given a position including imams preaching against Ataturk and so-called scientists at Istanbul Municipality. They were paid by people of Istanbul. One of Erdogan’s advisors Prof. Dr. Ihsan Sureyya Sirma was also convicted for 1.5 years on charges of insulting Ataturk.

7- Ugur Mumcu District (District is named after the journalist Ugur Mumcu who was assassinated on January 24, 1999, the case is still unresolved as many other political assassinations..)
ISKI (Istanbul Water Corp) did not distribute water to this housing site because of the name. They did not provide bus services. They didn’t make roads. General Manager of ISKI told the residents of the district: ‘You wont get any water unless you change the name of the district’. Thanks to the press, the event was publicly heard and the governor got involved and the problem was resolved after a long struggle.