7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin Galibi AKP Olacak

2 Haziran itibariyla, Haziran 2015 Genel Seçimlerine bir haftadan az bir süre kaldı. Çeşitli kamuoyu yoklamaları, AKP’nin oy kaybına uğrayacağı işaretini veriyor. Fakat AKP, gerçekte oy yitirse dahi, iktidarı kaybedecek mi? Daha doğrusu iktidarı kaybetmeyi göze alabilir mi? AKP ve Tayyip Erdoğan’ın, hükümet oldukları 2002 yılından bu yana uyguladıkları TC’yi dönüştürücü ve rejimi yıkıcı politikaları gözönüne alınırsa, bu sorunun yanıtı HAYIR’dır.

Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP’nin tüm icraatları, bildiğimiz laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp, yerine İslam dinine dayanan ve tüm gücün bir tek egemenin yani Erdoğan’ın elinde toplandığı bir otokrasi kurmak üzerine olmuştur. Tayyip’in ve AKP’nin yaptıklarını, bu blogda çeşitli defalar dile getirdik. Tayyip ve AKP, bütün bu icraatlarla, idam cezasını gerektiren vatana hıyanet ve Türk Ulusuna açıkça düşmanlık suçlarını işlemiştir. Bunun dışında Suriye’deki IŞİD katillerine ve Libya’daki radikal islamcı guruplara silah, para ve lojistik destek vererek, küresel çapta terörü destekleyen bir konuma düşmüştür. AKP’nin iktidardan uzaklaşması, Tayyip Erdoğan ve AKP liderliği ve bürokrasininin, adalet karşısına çıkmaları ve Türkiye’ye ve insanlığa karşı işledikleri suçlar için hesap vermeleri demek olacaktır. Bu yüzden, 2015 Haziran seçimlerinde AKP, oyu ne olursa olsun iktidarı terketmeyecektir.

Bu nedenle, 2015 genel seçimlerinin bir ferahlama ve kurtuluş getirmesini beklemek safdillik olacaktır. AKP’nin iktidardan sökülüp atılması, ancak süngü ve halkın güç kullanması yoluyla olasıdır. İnsanlık tarihinde diktatoryalar ve zorba rejimler, hiçbir zaman demokratik seçimlerle ve kendi rızalarıyla iktidarı teslim etmemişlerdir. 2015 Türkiyesi de bir istisna olmayacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri İhanet İçinde

Tayyip Erdoğan idaresindeki AKP terör teşkilatının iktidara geldiği 2002 yılından beri hedefi, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp yerine, dini esaslara dayalı, Kürtlere özerklik tanıyan bir federasyon kurmak. AKP bu hedefine ulaşmak için CIA kontrolündeki Fethullah Hoca Cemaati, PKK, şeriatçı örgütler, cihatçı teröristler ve Türkiye’nin düşmanı olan çeşitli iç ve dış mihraklarla işbirliği içinde çalıştı ve çalışmakta. Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamakla yükümlü Türk Silahlı Kuvvetleri ise, bu vahim durum karşısında tepkisiz ve suskun. Cumhuriyet rejimini ortadan kaldırmak, Türk vatanını bölmek ve Türk Milleti’nin egemenliğinin yerine bir diktatörün egemenliğini koymak isteyen AKP’ye karşı TSK’nin kayıtsızlığı, kanunen bir suç ve Türk tarihinin yazdığı en büyük ihanettir.

AKP, ulusal ve üniter Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırıp, çokuluslu bir federasyon kurmayı, laik sistemi değiştirip İslam şeriatına dayalı bir hilafeti yeniden diriltmeyi hedeflediğini, iktidara geldiği 2002 yılından beri başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere liderlik kadrosunun beyanatları ve icraatları ile açık ve seçik olarak gösterdi. AKP’nin söylemleri ve izlediği politikalar, 2030 Türkiye Master Planı’nın icrasıdır. Bu plan kaba hatları ile,

  1. Atatürk Devrimleri’ni kaldırıp toplumu İslamileştirmek,
  2. Türkiye’de cumhuriyet rejimine son verip devlet idaresini İslami esaslara dayandırmak,
  3. Kurucu unsur olan Türk milletinin adını Anayasa’dan ve devlet yapısından silerek Türkiye’yi çokuluslu bir Anadolu federasyonuna dönüştürmek,
  4. Parlamenter-demokratik sisteme son verip, yasama-yürütme-yargı erklerini Tayyip Erdoğan’ın elinde toplayarak dikta idaresi kurmak

üzerine odaklanmıştır. Tayyip Erdoğan’ın kendi ağzından belirttiği gibi AKP demokrasiyi, gidilecek hedefe, yani dinsel diktatoryaya varıncaya kadar binilecek bir araç olarak kullanmıştır. Demokratik yollardan iktidara gelip demokrasiyi ilga etmek, anayasal bir suçtur. AKP bu hedefe ulaşmadaki tüm iç engelleri, yargı, emniyet, medya, sivil toplum örgütleri ve muhalefeti etkisiz hale getirmiştir. Bu durumda, AKP’ye karşı durabilecek tek güç, TSK’dır. Fakat TSK, anayasayı ve TC rejimini koruma sorumluluğu karşısında kayıtsız ve hareketsiz durmaktadır.

AKP, karşıdevrim programını yürütürken kendisine karşı gelebilecek laik, cumhuriyetçi ve ulusalcı aydın, yazar, akademisyen, asker, toplumsal ve siyasal aktörleri Fethullah Cemaati’nin yargı ve emniyetteki örgütlenmesi eliyle düzmece siyasal davalarla hapse attırdı. TSK’yi bu kumpas kampanyasında en önemli hedef haline getiren AKP ve Cemaat, Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk sözde davalarıyla üst düzey kurmay kademesinin üçte birini safdışı bıraktı. Yıllarca zindanlara kapatılan yüzlerce üst düzey askerin bir kısmı bu işkencelere dayanamayarak yaşamını kaybetti veya intihar etti; düzmece Balyoz planı bahanesiyle Trakya’da yapılacak bir savaşın gazetelerde ifşa edilen planlarını değerlendiren Yunanistan, bütün savunma planlarını buna uygun olarak değiştirdi; AKP ve Cemaat savcıları Bülent Arınç’a sözde suikast iddiasıyla TSK’nin kozmik odasına girerek ordunun ultra gizli savaş-savunma planlarını kaçırdı ve yabancı istihbarat örgütlerine servis ettiler; AKP sözde Çözüm Süreci bahanesiyle TSK’nin PKK’ya karşı harekat kabiliyetini kısıtladı ve Güneydoğu’da askeri kışlasına hapsedip PKK’nın bölgeyi fiilen kontrol altına almasını sağladı. 2015 Mart itibarıyla TSK, Güneydoğu’da PKK’nın kendi mahkemelerini kurmasına, vergi toplamasına, gençleri dağa kaldırmasına, ve kaymakam-vali atamasına ve böylece devlet hakimiyetini fiilen ortandan kaldırmasına sesini çıkarmıyor. Güneydoğu’daki TC polisi karakoluna ve TSK da kışlasına hapsolmuş durumdayken, çarşı iznine çıkan askerlerimiz enselerinden kurşunlanarak şehit edilirken, Türk vatanını korumak ve kollamak için güya yemin eden TSK tamamen sessiz ve tepkisiz.

Hile ve desise ile cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan, ailesi ve yandaşları ile tüm ülkeyi ve kaynaklarını yağmalamakta. AKP’nin el atmadığı toprak parçası, özelleştirmediği devlet kuruluşu, satmadığı emlak, yağmalamadığı milli servet kalmamış… Bunların yanında Erdoğan, yasama-yürütme-yargıyı kendinde toplanmış, devleti şeriat temelli bir yapıya dönüştürmekte, PKK ile federasyon pazarlıkları yaparak TC’nin üniter devlet yapısını yok etmekte. Milli Bayramlarımızı kutlamak yasaklanmış, andımız yasaklanmış. Milli Eğitim’i işgal eden şeriatçı kadrolar, Türk milli eğitimini yokederek gerici ve yobaz bir sistemle değiştirmekte, üniversiteden anaokullarına kadar gençliğimizin beynini yıkamakta ve geleceğin terörist-intihar bombacısı ordusuna milyonlarca eleman yetiştirmekte… Yine bütün bu olanlar karşısında TSK umursamaz bir tavır sergilemekte.

AKP işlediği bu anayasal suçlara karşı kendisini sağlama almak için, TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” ifadesini, “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirdi.

Ayrıca, 2010 yılında Milli Güvenlik Siyaset Belgesi olarak adlandırılan Kırmızı Kitap’taki tehditler arasında sayılan “irtica”yı bu kitaptan, yani ulusal tehdit sıralamasından çıkardı. Bu değişikliklerle AKP, TSK’nin görev ve sorumluluğunu sadece dıştan gelen tehditlerle sınırlayıp, aynen kendinin yaptığı gibi dinci ideolojiye dayanan bir iç düşmanın Türkiye’de hükümeti, yargıyı ve tüm devleti ele geçirip rejimi değişikliğiyle Cumhuriyeti içeriden imha etmesi tehdidine karşı TSK’yı yetkisiz bırakmak amacı güttü. Bütün bunlar karşısında başta komuta kademesini oluşturan Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hulusi Akar, Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Bülent Bostanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Akın Öztürk ve Jandarma Genel Komutanı Org. Abdullah Atay olmak üzere TSK’dan AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a hiçbir itiraz veya muhalefet gelmedi.

Bunların dışında, Yunanistan’ın Ege Denizi’nde Türkiye’ye ait 16 adet adacık ve kayalığı işgal etmesine karşı TSK bir tutum sergilemedi. Aynı şekilde, Türkiye’nin yurtdışındaki tek Türk toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nden çekilmesi de TSK tarafından bizzat icra edildi. Bu fiili toprak kayıpları da, TSK’nin komuta kademesinin Türk vatanının korunması görev ve yükümlülüklerini ihmal etmesinin en vahim örneklerindendir.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin rejiminin AKP tarafından değiştirilmek istenmesi, devlet hakimiyetinin Güneydoğu’da fiilen son bulmuş olması, Anayasa’nın değişmez ilkelerinin kaldırılarak Türk ulus devletine son verme çabaları, ülkenin ekonomik varlıklarının daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yağmalanması, tevhidi tedrisata son verilip milli eğitimin yok edilmesi ve yerine dini eğitimin getirilmesi ve IŞİD, Nusra Cephesi gibi İslami terör örgütlerine destek verilmesi, Türkiye’nin çok ağır bir tehdit altında olduğunun açık kanıtlarıdır. Geçen seçimlerde görüldüğü üzere, AKP iktidarda kalmak için her türlü seçim hilesi ve oyununa başvurmakta ve emrindeki Yüksek Seçim Kurulu ve hileli elektronik oy sayma sistemi vasıtasıyla seçim sonuçlarını kendi lehine döndürmektedir. AKP iktidarının seçimle gönderilmesi ve hesap sorulması ihtimal dışı olduğu açıktır. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel de, AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan’a açıkça destek olarak hıyanete fiilen dahil olmuştur. Yüce Atatürk’ün dediği gibi, bu durum ve şartlar altında TSK, yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınamaz. Kaçınırsa, ihanete ortak olur; ve bu işin hesabını başta komuta kademesinden olmak üzere, Türk Milleti’ne tarih önünde vermek zorunda kalır.

Bölücü Kılıçdaroğlu’nun İcraatları

CHP’yi kahpe bir kumpasla ele geçirip Atatürkçü, milliyetçi ve vatanseverlerden temizleyen, yerlerine dinci, bölücü ve yıkıcıları getiren, AKAPE işbirlikçisi şerefsiz Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu hakkına harika bir yazı.

Gerçek CHPlilerin bir an önce Dersimli Kemal ve onun terörist şebekesini CHP’den temizlemeleri dileğiyle…

Deniz Kaçağan: Sömürgeciliğin geniş tezgâhı

Gündem — 14 Mar, 2015

20 Haziran 2014 tarihinde, Diyarbakır’da bölücülerin düzenlediği “2. Tigris Diyalogları” toplantısına katılan KILIÇDAROĞLU, 1930 CHP’sini eleştirme cüretinde bulundu.[1] Böylece, çözüm süreci adı altında bölücü AKP’nin, Büyük Ermenistan ve Büyük İsrail açılımına desteğe her zaman hazır olduğunu göstermiş oldu…

Peki; hurafeci ve bölücüler, 1930 CHP’sini neden eleştiriyorlar? Ne var 1930’da? ATATÜRK dönemi kötü müydü? Kim oluyor bunlar? Yoksa hurafeci, bölücü isyanlar bastırıldığından mı kaynaklanıyor bu kinleri?

SOROS’un TESEV derneğinin 183. Kurucu üyesi olan KILIÇDAROĞLU; genelbaşkan olmadan önce de, 10 Kasım 2009 tarihinde Onur ÖYMEN’in mecliste yaptığı konuşmayı Tunceli’de eleştirerek bölücü, hurafeci Seyit Rıza’yı savundu ve ATATÜRK dönemini katliamla suçladıydı. Yani anlayacağınız deşifre olalı çok oldu. KILIÇDAROĞLU, muhalefeti çelişkiye düşürüp AKP’yi devamlı iktidarda tutmak ve iktidarın bölücülüklerini meşrulaştırmak için proje gereği getirildi…

10 Kasım 2009 tarihinde Onur ÖYMEN’in mecliste yaptığı konuşmayı KILIÇDAROĞLU şöyle eleştirdi: “TBMM’de 10 Kasım oturumunda sayın Onur ÖYMEN, CHP adına konuşma yaptı. ÖYMEN konuşmasında Dersim isyanına vurgu yapması, PKK terör örgütü ile Dersim isyanı arasındaki bağlantıyı kurmak istemesi çoğu çevrede gerçekten de ciddi tepkiler yaratmıştır. Önce şunun altını özenle çizmek isterim. Dersim coğrafyasında yaşanan olay, insanlık dramıdır. Bu bölgede yaşayan insanlar o dönemin acılarını, o dönemin kaybolan hayatlarını, o dönemin ağıtlarını dinleyerek bugünlere geldiler.”[2]

KILIÇDAROĞLU, o dönemde yapılan çok ciddi insanlıkla bağdaşmayan olaylar olduğunu, bu olayları getirip günümüzde terör örgütüyle mücadelenin bir unsuruymuş, benzeriymiş gibi kullanmanın doğru olmadığını anlattı…

161 üyeli Sosyalist Enternasyonel’in 24. Kongresi Güney Afrika’da yapıldı ve bu kongreye bölücü Seyit KILIÇDAROĞLU da katıldı. Sosyalist Enternasyonel’in 24. Kongresi; “Barış, sürdürülebilirlik ve işbirliği” başlıklı yayınladığı bildiride, sömürgecilerin Türkiye’yi bölme amaçlı kullandıkları PKK’ya karşı verilen mücadeleyi; İsrail-Filistin sorununa benzettiler ve çözüm için BM ve uluslararası kuruluşlarla çok taraflı çalışmak gerektiğini yazdılar. Hezeyanlarla dolu bu bildiriyi, bölücü CHP’liler itiraz edip düzelteceklerine imzalamayı seçtiler…

Jeopolitik bir gerçek olarak, dünyanın her noktası yalnız kendine özgü şartlar barındırır. Birindeki şartlarla diğerini yorumlamak bilim dışıdır. İngiltere’deki IRA; İspanya’daki ETA; İsrail-Filistin sorunu ve Türkiye’deki PKK’nın birbirleriyle hiçbir benzer yanı yoktur. Benzetmeyle bilim yapılmaz; bilime konu olan nesneyi, bizzat kendi şartlarında inceleyip değerlendirmek zorunludur. Sömürgecilerin denetimindeki Enternasyolistlerin bu çarpıtmaları da, ülkemizde uygulanan psikolojik operasyonun parçaları gibidir. 30 yılda 40 bin insanımızı öldürerek, toplumumuza, bıkkınlık ve yılgınlık duygularını yaşatmaya çalışan sömürgecilerin maşaları, ülkemizin milli çıkarlarını savunanları, çözümsüzlük yanlısı gibi göstererek hedef saptırmaktadır. Oysa yaşam; her varlık için sorundur ve yalnız ölülerin sorunu olmaz. Türkiye, varlığını devam ettirmek istiyorsa; sömürgecilerin ürettiği ve üreteceği her soruna hazır ve devamlı mücadele eder durumda olmalıdır. Evet biz; tavizler verilerek sorunların çözülmesini değil, o sorunu üretenlerle, ısrarla, aralıksız mücadele edilmesini istiyoruz. Gerçek lider ülke; yorgunluk belirtisi göstermeden mücadele eder. Hem gelecekte, PKK sorunu bitirilmiş gibi yapılsa bile; AB-D tarafından başka sorunlar başlatılacak. Yani; 7 Ağustos 2003 yılında Amerika Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın Washington Post’ta yazdığı gibi, AB-D’nin asıl hedefi, bölgemizde (23 ülkede) rejim ve sınırların değiştirilmesidir. Bu gerçeklerden hareketle; AB-D’nin, PKK ve benzeri aparatlarıyla bölgede oluşturduğu istikrarsızlıkları ortadan kaldırıp; bölgeye kendi düzenimizi vermek istiyorsak; AB-D’yi ve tüm aparatlarını bölgeden temizlemeliyiz…

Bölücülükte AKP’yle yarışta hızını alamayan CHP; hazırladığı 224 sayfalık, “Toplumsal Barışı Demokrasi ile Güvence Altına Almak” başlıklı müsveddede “Dersim arşivlerinin açılması”nı istedi. İyi de, hangi Dersim arşivi? Dersimle ilgili gizli, saklı bir şey yok ki; her şey zaten ortada; belgeler açık, araştırmacılar kitaplarını yazdı. Sanki kimsenin bilmediği bir şey varmış ve geçmişi eşeleyerek bunun ortaya çıkarılması gerekiyormuş gibi, bilime aykırı şekilde olaya gizemli süsü de vererek bölücü CHP’nin AKP gibi sinek kanadından yağ çıkarmaya çalışması kendilerini gülünç duruma düşürüyor doğrusu. Yine aynı raporda CHP, sanki bölücü AKP yapmıyormuş gibi; yer adlarının da değiştirilmesini istedi…

2014 yılında yapılan kongrede; CHP’liler genelbaşkanı değiştirip bölücü Seyit KILIÇDAROĞLU’undan kurtulacağız hayaliyle avundular ancak kongrede bölücü KILIÇDAROĞLU’nun tekrar seçilmesiyle beklentilerinin boş olduğunu gördüler…

Sömürgecilik denilen insanlık düşmanı en şiddetli zulüm, çıkarlar ilişkisinden oluşur. Değişik toplumlardan, soylardan ve dinlerden insanların çıkar birlikteliği ilişkileriyle bir araya getirildiği bu tezgâhın tepesinde dünyanın en zengin 300 kişisi bulunur. En tepedeki yaklaşık 300 kişinin; uluslararası resmi-gayr-i resmi kuruluşlarıyla teşkilatlandırıp sömürgeci tezgâhta bir araya getirilen kişiler; sadece kendi maddi durum ve konumlarını yükseltmek için insanlığı satarlar. Bireysel çıkarlarıyla sömürgeciliğe alt taraftan bağlanan kişiler, bulundukları toplumlarda, çıkarı olmayan cahil kitleleri etkilemek, şaşırtmak veya yanlış yönlendirmek için; din, milliyetçilik, vatan ve benzeri tüm değerleri işe yaradığı ölçüde kullanırlar. Burada, din, milliyet ve vatanın değer olup olmadığını tartışmak şöyle dursun; asıl bu kötüye kullanımı tartışmamız gerekir. Yani bu değerler olmasa, başka değerler olacak ve bu kez o değerler sömürgeci tezgâhın aparatları tarafından kullanılacak. Dolayısıyla, hem insanlığa karşı herhangi bir değeri kullanmak suç olduğu gibi, hem de cahil kitlelerin bilgisizlikleriyle bu kullanıma izin vermeleri asıl suç ve yanlıştır…

Çıkar birlikteliği ilişkilerinin bir araya getirdiği bu kişilerin oluşturduğu sömürgeci piramit; yukarı çıktıkça kişilerin sayısı azalıp kazançları çoğalırken; aşağı doğru inilirken de tersi olur. Bunu şöyle de özetleyebiliriz: Yaklaşık 300 kişiden oluşan ve hiç değişmeyen en tepedeki kişilerin, trilyon dolarlık servetleri bulunur; daha aşağıda ve sayısı 6000 (altı bin) kişiden oluşan ikinci sınıfın milyar dolarlık servetleri bulunur; daha aşağıda yani üçüncü sınıfta yer alan 130 bin kişinin ise milyon dolarlık servetleri vardır. Bu çıkar ilişkisine bağlanan ve zemininde yer alan en alttaki yaklaşık 2 milyon 4 yüz bin kişinin de 100 bin dolar üzerinde yıllık gelirleri olur. Neredeyse toplamda 3 milyon kişiden oluşmayan ve çıkar birlikteliğiyle birbirine bağlanan sömürgeci tezgâhın bu elemanları, 7 milyar insanlığa karşı mücadele ederler…

Sömürgeciliğin amacı devamlı kâr güdüsüdür; bu amacı gerçekleştirebilmek için de, kullandıkları kurum ve kişileri, uygun yer ve zamanda yenileriyle değiştirerek sömürgeciliği sürekli yaşatmaktır. Siz bir kişinin kullanıldığını veya bir kuruma sızılıp sömürgeciliğe hizmet ettiğini fark ettiğiniz anda; aslında ölü bir cesetle uğraşmış oluyorsunuz. Çünkü sömürgecilik, bir şeytan gibi o cesetten çıkmış; sizin bilmediğiniz bir başka bedene girmiştir. Böylece siz, hep geride kalan tortularla oyalanıp zaman kaybedersiniz. Sömürgecilik de, zarar görmeden, insanlığa karşı işleyişini ve yaşamını devam ettirir…

Ayrıca, Amerika veya Avrupa’daki devletlerin çökmesi insanlığın kurtuluşu veya sömürgeciliğin sonu olmaz. Çünkü devlet, bir düşüncenin teşkilatlandırılmasıdır. Bu devletlerden biri veya birkaçı çökse bile; sömürgeci sermaye sahipleri, sağlayacakları finansla anında bir başka teşkilatlanmayı kurarlar. Dolayısıyla, insanlığın kurtuluşu için yıkılması gereken devletler değil sermayeyi ellerinde bulunduran ve devletleri, kurumları ve kişileri sömürü düzeninde bir aygıt gibi kullananların saltanatıdır. Siz, bunların varlıklarına el koymadıkça; devletleri yıksanız ne olur? Bunlar, sahip oldukları sermayeyle başka başka devletler kurarlar ve insanlık yeni bir baş belasıyla karşı karşıya kalır. Bu nedenle, her Türk Milliyetçisinin ilk hedefi; kudurmuşların kasalarıdır. Oraya para akışını durdurup tersine akışı gerçekleştirmeliyiz…

İnsanlık için, önce savaş verip dünyada kurtarılmış bir bölge (tam bağımsız bir devlet) oluşturmalı; buraya hiçbir şekilde sömürgecilik, asla girememeli. Sonra iyi bir istihbarat ağı ile dünyadaki, altın-para ve her türlü değerli varlığın bulunduğu kasalarının haritadaki yeri belirlenmeli ve en sonunda güçlü bir orduyla bu varlıkların bulunduğu yerlere saldırılıp ele geçirilmeli…

Sömürgecilik, dünyadaki 100’den fazla ülkede[3] ellerinin altında tuttukları kukla iktidarlarla; çok geniş bir tezgâhı insanlığa karşı etkin çalıştırıyorlar. İktidarı henüz ele geçiremedikleri ülkelerde de, muhalifleri destekleyerek (üstelik bu muhalifler, hukuki çerçevede siyaset değil; çoğunlukla silahlı terör grupları oluyor) sızdıkları bu ülkelere kısmî etkide bulunuyorlar. Ülkemizde ise, hem iktidarı hem muhalefeti ellerinin altında tutan sömürgecilik[4]; ortaklığı bulunan medya patronlarının yayın organlarıyla, en fazla yararlanabilecekleri kukla elemanları parlatıyorlar. KILIÇDAROĞLU’nun Uğur DÜNDAR’la dürüst, yolsuzluklarla mücadele eden adam oyunlarını hatırlayın. Bu nedenle, sermaye medyasında sesi çok çıkarttırılan adamlara veya kısık sesle konuşturulan güzel ciddi kadınlara hiçbir zaman güvenilmemeli…

18 Ağustos 2014 tarihinde, CHP grup başkan vekilliğinden istifa ederek genelbaşkanlığa adaylığını mecliste düzenlediği basın toplantısında açıklayan Muharrem İNCE şu ifadeleri kullandı: “adalet sistemi sağlıklı bir biçimde işletilememiştir. Geldiğimiz bu noktada, acil politikalar şunlar olmalıdır; özgürlükçü bir demokrasiye ulaşmak, toplumsal mutabakat sağlamak ve yeni bir anayasa yapmak”[5]

Ya! Değerli okur, ağızdaki baklayı gördünüz mü? Adalet sistemi sağlıklı bir biçimde işletilememişmiş. Oysa İNCE’nin dediği gibi; işletilememiş değil; işletilmedi. Yani İNCE, AKP’nin kasıtlı, hain uygulamalarına; yapamadı, masum maskesi takıyor ve devamında yeni bir anayasa diye ekliyor. Biliyoruz ki bu anayasa, sömürgecilerin PKK üzerinden dayattıkları; Güneydoğu Anadolu bölgemizi kiralık tetikçi çete başı Yahudi BARZANİ’nin[6] yönettiği Irak’ın kuzeyiyle birleştirecek ve Türkiye Cumhuriyeti’nin birlikçi (üniter) devlet yapısını dağıtacak; bölücü (federasyon) bir anayasadır…

Daha önce; 23 Mayıs 2012 tarihinde mecliste verdiği “partiler, Türkçe dışında bir dille propaganda yapabilmeli”[7] önergesiyle Muharrem İNCE’nin birlikçi (üniter) devlet yapısına karşı olduğu ve bölücü olduğu ortaya çıktıydı. Aynı Muharrem İNCE, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında da yaptığı bir konuşmada, bölücü Selahattin DEMİRTAŞ için: “Cumhurbaşkanlığı sürecinde DEMİRTAŞ’ın açıklamaları pek çok solcunun, sosyalistin yüreğinde yer edindi. Çıkışlarının barışa katkısı olmuştur, kendisini kutluyorum. Demirtaş’ın benim köyümdeki köylüyü gülümsettiğini gördüm. Şimdi sıra bizde.”[8] İfadelerini kullandı. Demek sıra İNCE’de veya yeni CHP yönetiminde; onlar da bölücüleri güldürmeli. Ama CHP’nin bölücüleri güldürmesi, öyle esprilerle olmayacak; aynen AKP gibi, bölücü yasal şekillendirmelerle olacak tabii ki. Ayrıca birilerinin iddia ettiği gibi Muharrem İNCE çok milliyse; sömürgecilerin Türkiye’nin başına atadığı Ekmeleddin’e Cumhurbaşkanlığı adaylığı için neden imza verdi?

Deniz KAÇAĞAN

Kaynak:

[1] https://www.facebook.com/video.php?v=694731023907328
[2] 22 Şubat 2014 tarihli Milli Gazete
[3] Richard OUETZEN – From Crisis to Cooperation Turkey’s Relations with Washington and NATO; The Washington Institute for Near East Policy; Number 12; June 2012
[4] http://www.radikal.com.tr/politika/kilicdaroglu_oymen_geregini_yapmali-964636
[5] https://www.facebook.com/video.php?v=725241560856274
[6] Tarih ve Düşünce dergisi; Şubat 2003; sayı 36; sayfa 31
[7] http://arsiv.gercekgundem.com/?p=460822
[8] http://t24.com.tr/haber/demirtasin-benim-koylumu-gulumsettigini-gordum-chp-lideri-de-kurt-genclerini-gulumsetmeli,268199

http://www.ilk-kursun.com/haber/220495/deniz-kacagan-somurgeciligin-genis-tezgahi/

CHP’NİN GODOŞLARI

Türkiye yangın yeri olmuş… AKP denilen çete, yurdun dört bir yanını tutmuş, devletimizi, yargımızı ele geçirmiş, ordumuzu tutsak almış, milletimizi sindirmiş. Türkiye’mizi yıkmak ve yerine bir İslam-Kürt federasyonu kurmak için canla başla çalışıyor. PKK ile işbirliği yapmış, ülkenin güneydoğusunu fiilen özerk bir bölgeye dönüştürmüş. IŞİD denilen katil sürüsünü desteklemiş, büyütmüş.

AKP bütün bunları yaparken karşısındaki muhalefete bir bakın! CHP, Kemal Kılıçdaroğlu isimli bir ajan ve ekibi tarafından işgal edilmiş, AKP’ye PKK açılımında, türbanda, eğitimin dincileştirilmesinde destek oluyor, bir şeriatçıyı cumhurbaşkanı adayı gösteriyor, Atatürk düşmanlarını parti yönetimine getiriyor…. Atatürk’ün partisi Atatürk ilke ve inkılaplarını inkar etmiş, Kemalist ve Ulusalcıları kadrolardan temizlemiş, Cumhuriyet düşmanları ile el ele Cumhuriyete güle oynaya kazma vuruyor. Anamuhalefet değil AKP’nin ana koalisyon ortağı mübarek…

Peki yok mu koca parti içerisinde bundan rahatsız olan bir vatansever Allah’ın kulu? Ey CHP’liler hepiniz mi uyudunuz? Hepiniz mi uyutuldunuz? Hepiniz mi godoşsunuz? Vatan iğfal edilirken uyku olur mu, a godoşlar? Yok mu içinizde şu Kılıçdaroğlu denilen Dersimli şerefsiz haine bir çift laf söyleyecek? Yok mu içinizde ona yuh diyecek? Suratına tükürecek? Cumhuriyet’in ırzına geçiliyor, vatan elden gidiyor, içinizdeki birkaç yürekli hariç başınızdaki hainin götüne takılmışsınız, bu tecavüzü seyrediyorsunuz. Ananızın bacınızın ırzına geçilirken böyle yine sessiz mi kalacaksınız şerefsizler? Sıra ona da gelecek; Cumhuriyet yıkıldıktan sonra.

Ayağa kalkma vaktidir, Kılıçdaroğlu isimli ajanın yüzüne tükürme vaktidir. Puştluğa devam eden, zülden kurtulmaz, iflah olmaz. Yok mu içinizde bir Hasan Tahsin?

TÜRKİYE AKP’DEN NASIL KURTULUR: ULUSAL AKSİYONA ÇAĞRI

2014 Ağustos itibarıyla ülkemizin durumu karanlık. İktidara geldiği uğursuz 2002’den bu yana geçen 12 yıl zarfında AKP, Türkiye’yi sosyal, politik ve ekonomik yönlerden dönüştürüp tamamen farklı bir ülke yaratmak amacıyla uygulamaya koyduğu Master Plan çerçevesinde büyük mesafe katetti. Bu Master Plan, Türkiye’yi laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti, cumhuriyet idaresi ve ulus devletten, çok milletli, Selefi zihniyete dayalı bir şeriat devletine çevirme planıdır. Bu planın dönüm noktası 2023, ana hedefe varış tarihi 2030’dur; bu nedenle 2030 Master Planı olarak da adlandırılabilir. 2014 itibarıyla, Türk Ulusu’nun yokedilmesini hedefleyen bu planı demokratik sistem ve yöntemler içerisinde engellemek mümkün değil çünkü bu zor ödevi başarabilecek siyasi muhalefet, sivil toplum kuruluşları, yargı ve basın-yayın organları da dahil olmak üzere tüm sivil unsurlar AKP ve suç ortakları tarafından nötralize edilmiş durumdadır. Seçim sistemi, oy sayım ve döküm mekanizmaları AKP tarafından ayarlanmış, seçmen kütükleri düzmece bir şekilde düzenlenmiş ve 2002’den bu yana bütün seçimlerde giderek yaygınlaşan hile ve oy hırsızlığı ile millet iradesi gasp edilmiştir. Bir işgal gücü gibi hareket eden AKP’nin normal seçimlerle gönderilmesi imkansızdır. Bu işgal ve tecavüze karşı Türk Milleti’nin aynen Milli Mücadele dönemindeki gibi zor kullanması, tek meşru müdafaa yöntemi olarak yasal ve gerekli hale gelmiştir.

AKP’nin Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Ulusuna Yaptığı Kötülükler:

12 sene boyunca dış destekli Fetullah terör şebekesi, Cumhuriyet düşmanı çıkar çevreleri, cemaatler, tarikatlar ve Türkiye’yi Yugoslavya gibi parçalamak isteyen dış güçler ile ittifak kuran AKP, metodik bir şekilde Türk toplumunu esir almış, polis, yargı ve silahlı kuvvetler de dahil olmak üzere, devlet mekanizmasını tamamen ele geçirmiştir. Türk milliyetçisi, Atatürkçü komutanlar ve subaylar sahte suçlamalarla hapse atılmış, vatansever kamu personeli kıyıma uğratılmış, yerlerine AKP’nin memuru olarak hizmet etmekle görevli, çoğunlukla imam hatip kökenli, gerici ve Türk düşmanı valiler, kaymakamlar, memurlar atanmıştır. AKP, emniyet teşkilatını, aralarındaki ittifak bozulana kadar Fetullah şebekesinin desteği ile kendi milis kuvveti olarak yeniden dizayn etmeye çabalamış, bunun yanında MİT’i de ulusal ve uluslararası alanda kendi pis ve illegal işlerini halleden özel güvenlik kuvveti haline getirmiştir.

Ekonomi alanında, özelleştirme adı altında kamu kuruluşları AKP yandaşlarına yok pahasına satılmış, devlet arazileri, SİT alanları, doğal parklar, ormanlar, yaylalar, birinci sınıf tarım arazileri yasadışı olarak imara açılarak AKPlilere eşi benzeri görülmemiş derecede rant sağlanmış, vatanın cennet köşeleri maden ve hidroelektrik santrali inşası için hısım, akraba ve yandaşlara peşkeş çekilmiştir. Bu şekilde AKP, kendisini destekleyecek bir İslami burjuvayı yaratarak devletin sonsuz olanakları ile zenginleştirmiştir. Terazinin öbür yanında ise, bu yağma, sömürü ve hırsızlık düzeninin ezdiği ve her geçen gün fakirleştirdiği halk tabakalarını, istihdamı arttıracak büyüme odaklı bir planla kalkındırmak yerine, devletin yardım ve ianelerine muhtaç hale düşürmüş ve aynı zamanda kendisinin bir oy deposu haline getirmiştir.

AKP, 12 yıllık iktidarı süresince basını susturmuştur; işadamlarını tehdit ederek bir havuzda toplattığı 600 milyon dolarla kendi gazete ve televizyon ağını kurmuş, ana akım basını vergi cezalarıyla kendi şakşakçısı haline getirmiştir. Muhalif gazete ve televizyon sayısı bir elin parmakları ile sayılacak kadar azdır. Gece gündüz AKP’nin kara propagandasına maruz kalan Türk halkının büyük bir çoğunluğu bu partinin Türkiye’ye verdiği tahribatı kavramaktan uzaktır. AKP’nin foyasını meydana çıkartacak ve bu habis tehlikeyi önleyebilecek askeri kadrolar, muhalif yazar, akademisyen ve düşünce önderleri, Fethullah terör şebekesi bir maşa olarak kullanılarak Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk davası gibi kumpaslarla hapislerde süründürülmüştür. Bu vatansever kadrolardan birçoğunun serbest kalması, ancak yakın zamana kadar sürmüş olan AKP-Cemaat ortaklığının son bulması ve bu iki tarafın çıkar çatışması sebebiyle birbirlerinin aleyhine dönmeleri sonucu mümkün olmuştur.

AKP’nin 12 yıllık iktidarındaki yolsuzluk ve hırsızlık sicilinin eşi ve benzeri Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiştir. Tayyip Erdoğan ve ailesinin yolsuzlukları 17 Aralık ve 25 Aralık soruşturmaları ile su yüzüne çıkmış, devleti nasıl soydukları kaydedilen telefon konuşmalarında kendi seslerinden ifşa olmuştur. Ailecek, kara para aklamaktan arazi yağmasına, kamu ihalelerinden komisyon almaktan devlet bankalarının hortumlanmasına kadar bulaştıkları hırsızlıklar belgelenmiştir. Yolsuzluk ve soygun, Tayyip ve ailesi ile sınırlı olmayıp, AKP’nin ekonomik modus operandi’sidir ve yeni Müslüman, veya doğru tabiriyle süslüman, burjuvazinin sermaye birikiminin temelidir. AKP’liler ve diğer yobaz çevreler, Türkiye Cumhuriyeti’ni “dar-ül harp” yani savaş kapısı, harp edilecek gavur toprağı olarak gördüklerinden, ülkemizin kaynaklarını insafsızca yağmalamak onlar için mübah, yani dinen caizdir.

AKP, kendisine karşı gelen Türk halkına karşı terör estirmektedir. Tayyip Erdoğan, hükümet veya AKP aleyhine söz söyleyenler, sosyal medyada yazıp çizenler, kamuya açık yerlerde beyanda bulunanlar polis ve yargının hışmına uğramaktadır. AKP’ye muhalif olmak, bir vatandaşın işini kaybetmesi, bir işadamının vergi denetimi ile iflas ettirilmesi, bir çocuğun gözaltına alınması, bir gencin polis tarafından hunharca dövülmesi için yeterli bir nedendir. Gezi Parkı’nda AKP’nin baskı ve zulümlerine karşı isyan eden Türk halkına karşı AKP polisi, acımasızca saldırmış, gözyaşartıcı bomba fişeklerini vatandaşlarımızın kafalarına hedefleyerek on kadar gencimizi öldürmüş, başka onlarcasını kör veya sakat etmiştir. AKP polisi, TOMAlardan püskürttüğü tazyikli suların içindeki karışımla Türk halkına karşı kimyasal silah kullanmıştır.

AKP’nin PKK ile işbirliği yapması, 2030 Master Planı’nın bir gereğidir; çünkü bu plan TC’nin güneydoğusunda otonom bir Kürt bölgesi kurulması ve TC’nin bir federasyona dönüşmesini öngörmektedir. Bu bölgede Kürtleri temsilen hak iddia eden ve 30 yıldır terör eylemleriyle bölgeye hakim olmak isteyen PKK, AKP için doğal bir muhataptır. Bunun dışında PKK ile ittifak, AKP’nin Milli Uyanış’a karşı iktidarını devam ettirebilmesi için de bir zorunluluk haline gelmiştir; çünkü PKK’ya verilen sözler karşılığında örgüt silahlı elemanlarını güya Türkiye’nin dışına çıkartarak Türk kamuoyunun gözünü boyamış, silahlı eylemlerini belirli bir süre askıya alarak da kamuoyunda AKP hükümetine karşı oluşacak nefret ve tepkilerin önünü almıştır. Böylece AKP iktidarına destek olan PKK, ona TC’yi bölme yolunda izlediği süreçte başarılı olması için zaman kazandırmıştır.

AKP-PKK işbirliği 2009’daki Habur süreci ile su yüzüne çıkmış, 2010 Anayasa değişikliği referandumu, 2011genel seçimleri ve 2014 yerel seçimlerinde AKP’nin verdiği yeni haklar ve tavizler karşılığında PKK’nın eylemsizlik tutumu ile ileri bir düzeye ulaşmıştır. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçimlerinde Kürtlerin desteğine karşı özerklik sözü vermesi ile ihanet doruk noktaya ulaşmıştır. 2014 Temmuz itibarıyla Güneydoğu Anadolu’da PKK, AKP hükümetinin gösterdiği müsamaha altında bağımsız bir devlet gibi hareket etmektedir: Kurduğu sözde mahkemeler vasıtasıyla kendi hukukunu uygulamakta, devlete ödenmesi gereken elektrik ve su ücretlerinin ödenmesini engellemekte, vatandaşlardan vergi toplamakta, ve kendi sözde güvenlik kuvvetleri ile yol kesip kimlik kontrolü yapmaktadır. Ankara’dan gelen emirler doğrultusunda asker kışlasından, polis karakolundan çıkıp, PKK’ya müdahale edememektedir. PKK’nın siyasal kolu BDP, güneydoğudaki petrol, su ve elektrikten pay istemekte, bölgede ekonomik özerklik için kongreler toplamaktadır. Anayasaya aykırı olarak Kürtçe eğitim veren okullar peydah olmuştur. Türk bayrağı, resmi binalara dahi çekilememektedir. Sonuç olarak TC’nin güneydoğusunda devlet otoritesi tamamen sıfırlamış durumdadır; kurulmuş fakat ilan edilmemiş bağımsız bir devlet oluşumu ortaya çıkmıştır.

AKP Kürtlere özerklik verip Türkiye’yi bölmek için Kuzey Irak’taki sözde Kürt idaresi ile de elele vermiştir. Erdoğan, Barzani’yi Diyarbakır’da karşılayıp kucaklarken, Türklük bilincinden yoksun AKPliler bu azılı Türk düşmanı ve PKK destekçisine “Türkiye seninle gurur duyuyor” şeklinde tezahürat yaparak, milletimize olan kinlerini kusmuşlardır. Başbakan yardımcısı Kürt kökenli Hüseyin Çelik, “Irak bölünürse Kürdistan bizim kardeşimizdir” diyerek Kuzey Irak’taki oluşumu Kürdistan olarak nitelemiş ve Irak’tan ayrılıp bağımsızlık ilan etmesine destek vermiştir. Tayyip Erdoğan ve birçok AKP’linin Kuzey Irak’taki korsan oluşuma sevgisinin önemli bir nedeni de ile bu bölgeyle olan akçeli iş ve ticaret ilişkileridir. AKP, Barzani’nin Kuzey Irak petrollerini gasbedip bunları uluslararası piyasalarda Irak hükümetinden bağımsız pazarlamasına yardımcı olmaktadır. Böylece hem Türkiye’yi bölmekte hem de ceplerini doldurmaktadırlar.

Barzani’ye verdiği destek yanında, Suriye içsavaşında El Nusra ve IŞİD teröristlerine verdiği silah, mühimmat ve lojistik destekle de, AKP hükümetinin Türkiye’nin, komşularının toprak bütünlüğünü savunan geleneksel politikasını alt üst edip, bu ülkelerin bölünmesi çabalarında aktif rol aldığının en açık kanıtıdır. Buna, Erdoğan hükümetinin IŞİD’i terörist olarak tanımlamayı reddetmesi de eklenirse, Irak ve Suriye’de dökülen binlerce masumun kanından AKP’nin doğrudan sorumlu olduğu ve bunun hesabını uluslararası forumlarda er veya geç verecekleri yadsınamaz bir gerçek olarak belirir.

AKP, ümmetçidir ve Türk Milliyetçiliğine düşmandır. Kendisi Gürcü karısı Arap olan Tayyip Erdoğan “Türk Milliyetçiliğini ayaklarımın altına aldım” demiştir. Tayyip, TC’yi yıkabilmek için, önce kurucu ideoloji olan Türk Milliyetçiliğini hedef almıştır. Hiçbir zaman Türk milletine ismiyle hitap etmemiş, sadece “bu millet” veya “benim milletim” ifadelerini kullanmıştır. Bundan kastı ise birbirine ulusal bir bilinç ile bağlı yurttaşlardan oluşan Türk milleti değil İslam ümmetidir. Tayyip, bu şekilde sadık oluğu siyasal İslam ideolojisine uygun davranmaktadır çünkü bu ideoloji ¬“kavmiyet ” diye adlandırdığı milliyetçiliği reddetmektedir; bütün Müslümanlar dili, ırkı, rengi ne olursa olsun İslam bayrağı altında toplanmalı ve Halife’ye biat etmelidir.

Böyle bir dünyada, ırk, dil ve etnik köken temelinde kurulu devletlere yer yoktur. Onun için Türk Milliyetçiliğine dayanan TC yok edilmeli, Kürtlerle ve Araplarla bir federasyon kurulmalıdır. Bu nedenle, devlet kurumlarından ve bankalarından TC ibaresinin kaldırılması, başkanlık sistemine geçiş, yasama-yürütme-yargı erklerinin bağımsızlığına dayanan güçler ayrılığının ilgası, PKK’ya tanınan serbestlikler ve Güneydoğu’da özerkliğe geçiş adımları, tevhid-i tedrisat ilkesinin ihlali ile imam hatiplerin ulusal eğitimin omurgası haline dönüştürülmesi, diğer okullarda din eğitiminin yaygınlaştırılması, türbanın okullarda, kamu kurumlarında ve hatta TBMM’de serbest bıraklıması şaşırtıcı değildir. Tüm Cumhuriyet devrimleri bir bir yok edilmektedir. Hedef, dini yönetime dayalı federatif bir hilafet sistemidir.

Muhalefetin durumu:

Bu vahim manzara karşısında muhalefet tamamen etkisizdir. Kemal Kılıçdaroğlu denilen piyon, CHP’nin başına Cemaat ve AKP operasyonu ile getirilmiştir. Kılıçdaroğlu’nun AKP’ye karşı yaptığı muhalefetin mihenk taşı yolsuzluk konusudur; onun dışında CHP ve MHP, AKP’nin TC’nin varlığına ve birliğine kastetmesi, ülkemizi bölmek için PKK ile anlaşması, laik sistemi yok etmek için attığı adımlar, eğitimin dini esaslara bağlanması girişimleri gibi esas konularda sessiz kalmaktadırlar. Hatta açılım konusunda CHP, AKP’ye mecliste destek de vermiştir. CHP lideri Kılıçdaroğlu, parti liderlik kadrolarına PKK ve Cemaat yanlısı, bölücü, yıkıcı ve gerici unsurları almış, Atatürkçü ve ulusalcılara savaş açmıştır. Kılıçdaroğlu idaresindeki CHP, Türk milliyetçiliğini bir kenara atmış, 1930lu yılların CHP’sini bizzat parti liderinin ağzından kınamıştır. Kılıçdaroğlu, Dersimli bir Alevi olarak TC’den ve Türk Milliyetçiliğinden nefret etmekte, federatif bir yapıyı onaylamaktadır. AKP’den farkı, kendilerinin daha dürüst olduğu fakat bölücü-yıkıcı politikaları aynen devam ettirecekleri şeklindedir. MHP ise AKP’ye sadece sözde muhalefet etmekte, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, türban, imam hatipler örneklerinde olduğu gibi önemli konularda AKP’nin dümen suyunda gitmektedir.

Sonuç:

Değerli aydın ve Türk siyasetinin duayeni Rifat Serdaroğlu’nun isabetli bir şekilde belirttiği gibi:

“AKP basit bir siyasi parti değildir. Türk Milletinin yanıldığı olay, AKP’ yi normal bir siyasi parti olarak kabul etmesidir. Eğer AKP’yi Türkiye’nin hizmetinde olan normal bir siyasi parti olarak varsayarsanız, onun sizi teker-teker yemesine, sonunda ülkeyi bitirmesine engel olamazsınız.

AKP ve Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Federe İslam Devletine dönüştürmekle görevli dıştan kurgulu-cemaat ve tarikatlardan destekli bir yıkım koalisyonudur.” (Kaynak: İlk Kurşun http://www.ilk-kursun.com/haber/187899/rifat-serdaroglu-suskun-kalamazsiniz/).

Gerçekten de AKP’nin hedefi, Türk ulus-devletinin yok edilerek yerine şeriata dayalı, federatif bir hilafetin kurulması, Türk Milletinin kimliğinin kazınarak Türk ulusunun karmakarışık İslam gürûhu içerisinde eritilmesi, Serves Antlaşması’nın hortlatılarak Kürdistan’ın kurulması ve Ermenistan’a toprak verilmesi ve Erdoğan hanedanının yeni bir Osmanlı hanedanı olarak bu topraklar üzerinde yüzlerce yıl hükümranlık sürmesidir. Maalesef buna karşı durabilecek bir muhalefet yoktur. Seçim sisteminde uygulanan hile ve oyunlarla, AKP’yi demokratik seçimlerle indirmek de imkansız hale gelmiştir. Erdoğan’ın 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması da zaten engellenemeyecek bir gelişmeydi. Ülke içerisinde, demokratik toplumsal eylemlerle Tayyip’i ve AKP’yi istifaya zorlayacak hiçbir sivil toplum kuruluşu da kalmamıştır.

Bu ahval ve şerait içerisinde, AKP’yi iktidardan kovmak ve Türkiye’ye yaptıkları kötülüklerin, işledikleri cürümlerin hesabını sormak için tek yok, askeri yöntemlerdir. Ülkemiz, fiili olarak işgal altındadır ve bu işgali defetmek birinci olarak Silahlı Kuvvetler’in görevidir. TSK da bir şekilde işgalcilerin güdümüne girmişse, silaha sarılarak işgalci ve tecavüzcülerle mücadele etmek, Türk milletinin bir numaralı görev ve sorumluluğudur. Bunu icra etmek, her yaş ve cinsten yurtseverlerin vatan borcudur. Ayrıca, parti liderliği ve örgütünün dışında, AKP’yi hemen her seçimde destekleyen, Türk Milleti’ne ait olmayı reddeden, hıyanete soyunmuş “renegade” bir gürûh olan yüzde 25-30 “kemik” kitle, AKP ile hesaplaşmanın bir parçası olmalıdır. Vatanımızı yok etmek isteyen bu kitle, Türk Ulusu ve vatanı için varoluşsal bir tehdittir ve bu tehdit ortadan kaldırılmadıkça Türkiye yokolma tehlikesi altında kalacaktır.